3 Haziran 2012 Pazar

Erken Kalkan Tez Varır


Bende bu bilginin ne işi var?
Hiç böyle bir soru sordunuz mu kendinize?
Bunu neden bilmek zorundayım? Bilmesem olmaz mıydı? Bende bu bilginin işi ne?
Tahmin edersiniz ki bendenizin böyle bir lüksü yok. Çünkü bende herkesin utanıp sıkıldığı, gün yüzüne çıkmamış, insanı insanlığından tiksindiren, dünyasından geçiren türlü türlü bilgi mevcut. Hepsi aklımda. Özenle bohçalayıp kapağını kapattığım bir sandıkta. Hafızamın orta yerinde.
Hiç not tutman ben seanslarda. Her şeyi aklımda tutarım. Bazen şüpheyle yaklaşanlar olur, alınganlık edip onları umursamadığımı, odadan çıktıkları anda benim için tarih olacaklarını ve benim sadece aldığım paraya baktığımı filan düşünürler. Kuşkusuz ki haklı oldukları noktalar yok değil. Ama unutmam. Söyledikleri her cümle söyleniş anı, o sıradaki sesler, varsa ortamdaki kokular vs ile birlikte zihnimde kayıtlıdır. Allah vergisi !
Mesleğin ilk yıllarında, hatta daha stajyer olduğum dönemlerde, genç yaşın verdiği bir “güvenirlikten emin olamama” hadisesi yaşardım. İlla ki her ilk görüşmede sorarlardı; “Konuştuklarımız aramızda kalacak değil mi?” Başlardım meslek etiğinden, efendime söyleyeyim psikolog-hasta mahremiyetinden, ondan bundan… Ki karşımdaki ikna olabilsin.
Yanlış!
Büyük yanlış hem de. İkna olmak için soru soran birisini ikna etmenin yolu, onu ikna etmeye çalışmamaktır. Zamanla öğrendik tabi.
Gel zaman git zaman üzerimize her ne kadar bir olgunluk, bir bilgelik çökmediyse de en azından insanların “Ulan deli meli, en azından kaç senelik psikolog, konuştuklarımı da başkalarına anlatmaz heralde!” mertebesine ulaştık. Kulağa basit mi geliyor? Olmadığını bilmenizi isterim. 60 yaşına gelip de, derin kırışıklıklar ve Minaanım’dan ziyade Battal Bey gibi çıkan bir ses tonu ve aslında romatizma ve kireçlenmeden kaynaklanan ama hastalar üzerinde “ağırbaşlılık” etkisi yaratan kaskatı kesilme hali gerçekleşmeden önce, şu anda benim işgal etmekte olduğum konum hiç de küçümsenecek gibi değildir. Neyse…
Şu lüzumlu-lüzumsuz bilgiler konusuna gelince… Artık ben sormadan söylüyorlar. Bu teşhir vaziyeti sadece görüşme odasıyla sınırlı olmuş olsa bundan gurur bile duyabilirdim. Oysa para kazanmak için hangi mesleği icra ettiğimi bilen herkes, bakın ama özellikle belirtiyorum herkes, beni bir köşeye kıstırıp bana sırlarını verme gayretinde. Laf olsun diye söylemiyorum. Şaka da değil, zira ben hiç gülmüyorum.
Asosyal eğilimlerim ve toplum içerisinde mesleğim sorulduğunda, “belediye kütüphanesinde arşiv memuruyum” demelerim biraz da bundan. Ev hanımıyım dediğim de olur. Statülü bir etikettir: Ev Hanımı! Hanımlığı kim kaybetmiş de ben bulucam?
Akşam olup da evime giderken köşedeki midyecinin karısının ev sahibiyle kaçtığını, tekelcinin oğlunun uyuşturucu kullandığını, müzikholün önünde duran güvenliklerden birinin bir kadınla merhabalaşamayacak düzeyde sosyal fobiden muzdarip olduğunu ve arkadaşlarının tam bir Türk iyilikseverliğiyle onu alıştırmak için üzerine “Rus” attıklarını, pidecinin yanındaki çiğköftecinin evine girmeden önce toplam 17 kez önce sağ eliyle sonra da sağ bacağıyla sokak kapısına dokunduğunu, anahtarları iki kez çevirerek kapıyı açtığını ve ellerini 17 kez sabunlamadan rahat etmediğini biliyorum mesela. Bilmek istediğimden mi? Kesinlikle hayır. Ama anlatıyorlar.
Hal böyle olunca size daha önceki yazılarımda bahsettiğim apartmanın giriş katındaki lokantanın sahibi olan Diyarbakırlı ve kızdığı zaman karşısındakine korku salan komşumun, durup durup bayılan üçüncü hanımının bana vermiş olduğu bilgiyle erken boşadığına vakıf olmak mahcubiyetlerden mahcubiyet beğendiriyor bana. Üzülsen bir türlü, umursamasan başka türlü.
Erken boşalma deyince aklıma ne geldi… Hastanede staj yaptığım dönemde zaman zaman yataklı psikiyatri servisinde durur zaman zaman da aşağıda poliklinikte görüşmelere katılırdım izleyici olarak. İnsani yönünü çok sevdiğim ama mesleği konusunda ancak bir sabah şekeri kadar ciddiye alabildiğim bir hocam vardı. 55-60 yaşlarındaydı o zamanlar. Gömleğinin yakası hep gevşek, kravatı illa ki bir tarafa kaymış, beyaz önlüğünün kolları mürekkep lekeleriyle dolu, gözlüklerinin üzerinde parmak izleri, bitmiş tükenmiş olarak koştururdu bütün gün. Ne iş yapıp da o kadar yorulduğunu kimse bilmezdi ama her zaman yorgundu. Görüşmelerde kapıyı dahi kapatmaz, zaten toplamda en fazla 3 dakika sürecek bir hasta muayenesini daha da kısaltmak için bazen başını önündeki reçeteden bile kaldırmazdı.
Bir gün hiç unutmam, taşradan geldiği belli olan, koyu renk pantolon ceketli, başı kasketli, orta yaşlı bir adam geldi. Ben de içeride not tutuyorum. Adam bir bana baktı bir bizim hocaya baktı, utandı, sıkıldı, “Hocam az özelde görüşsek?” dedi. Hiç oralı olmadı hoca.
“Anlat!”
Adam mecbur başladı ıkınmaya. “Şey… yeni evlendim… Afedersiniz biraz zor oluyor…”
“Kalkmıyor mu?” diye sordu hoca adama şrrakkk diye!
Adam neye uğradığını şaşırdı.
“Yok hocam kalkmasında sorun yok elhamdülillah…” dedi.
“Ya?”
“Afedersiniz erken şey oluyor biraz, sürdüremiyorum.”
Bunu söylemek doktora bile olsa bir erkek için hiç kolay değildir. O zamanlar bunu bu kadar iyi bilmiyordum tabi. Harıl harıl not tutmaya devam ediyorum odanın köşesinde… Rezillik…
Tam adamcağız cümlesine devam edecek, kliniğin bekleme odasında bir gürültü koptu. Asistanlar, hemşireler koşuşturmaya başladı ve hastanedeki diğer kliniklerde pek de sık rastlanmayacak türde bağırıp çağırmalar yükseldi. Biz alışkındık. Yine birinin histeriyonik krizi tutmuştur diye hoca pek oralı olmadı. Derken hemşirenin biri iki memesini cömertçe sergileyen dekoltesiyle odaya daldı ve bütün hocaların vizitte olduklarını, benim hocadan başka klinikte kıdemli olmadığını söyledi: “Hocam yetiş!”
O hemşire de başlı başına bir alemdi, bir ara anlatırım belki…
Neyse hoca istemeyerek kalktı yerinden. Bir yandan da adama bir şeyler anlatıyordu ama benim dikkatim tamamen dağıldığı için cümlelerin ucunu kaçırmıştım. Tam ayağa kalkmıştı ki, içeriden bu kez de bir şangırtı ve aynı anda tiz bir çığlık koptu. Aceleyle oraya koşmaya çalışıyor tam kapıdan çıkmışken bağırıyordu içerideki hastaya: “Tutacaksın ucunu tam gelirken, göndereceksin geri! Anladın mı? Ucundan bastırıp geri yollaaa!!”
Abarttığımı sanıyorsunuz değil mi? Sakıncası yok öyle sanmaya devam edebilirsinizJ
Böylesine hassas bir konu bile kolaylıkla karikatürize edilebiliyor bazı ellerde.
Neyse ki benim tercih ettiğim bir yöntem değil. Daha insancıl olmaya gayret ediyorum en azından.
Ama zor oluyor yahu insanın komşusunun yatak hallerini bilmek !

1 yorum:

Levent dedi ki...

Okuyan bizlerde bir sürü gereksiz bilgiyle dolduk şimdi.Ama amacınız siz psikologlara-psikaytr mı yoksa- empati yapmamızsa bunu başardınız :) Hani henüz gitmişliğim yok ama bir gün gidersem vallah derdimi anlatmayıp hal hatır soracağım.for example :) sizin işinizde zor be kardeş,yapılmaz bu paraya,kim bilir ne tipler geliyordur,vah vah" gibisinden.Ve bir şey daha anladım bir blog açıp oraya dert yakınmakta fena bir yöntem değil ruh sağlığı için,hem beleş.Kendimden biliyorum :) Şaka bir yana güzel yazıydı,sağolun.