6 Haziran 2012 Çarşamba

Fındıkkıran


Müdananım evlendiğinde 17 yaşındaymış. Tabi o zamanlar Müdananım değil sadece Müdana imiş. Görücü usulü ile evlendirmişler kocası olacak adamla. “Evlenmeden yüzünü ya bir ya iki gördüm” diyor. Liseyi yeni bitirmiş, üniversite hayalleri kurarmış. Gerçi çok parlak bir öğrenci olduğu da söylenemezmiş ama biraz gayretle kapağı bir yerlere atabileceğine inandığını söyler hala konu açıldığında. Olmamış. Kısmet.
Genç irisi, gösterişli bir kızmış. “Güzeldim de şimdi Allah var” diyerek çapkınca gülümser anlatırken. Bir sevdiği varmış o vakitler. Öğretmen okulunu bitirip, askere gitmiş. Dönünce alacak, söz vermiş. Gözü yolda onu beklermiş.
Kim görüp de kocası olacağın anasına babasına söyledi, kim sebep oldu bilmiyor ama günlerden bir gün babası akşam işten eve geldiğinde, “yarın kıza bakmaya gelecekler” diye buyurmuş. Ne annesinin ne de kendisinin sesi çıkabilmiş. Baba konuştu mu akan sular durur, onun sözüne karşılık verilmez, buyruğuna itiraz edilmezmiş. Susup boynunu bükmüş çaresiz.
Gelip bakmışlar nitekim. Bakıp da beğenmemek mümkün mü taze goncayı? Haftasına sözleri kesilmiş. İlk o gün görmüş kocası olacağı. Bir ince kırmızı kurdelenin iki ucunda sallanan ipince 14 ayar iki altın halka ile kaderini ömründe ilk kez gördüğü bir adama bağlamışlar. “Başımı kaldırıp bir kez baktım sadece” der, “zaten bakmamla dünyamdan geçtim, bir daha da gözüm gözüne uzun müddet değmedi.”
Hiç ısınmamış adama içi hiç… Hoş ısınsa da bir ısınmasa da… Söz kesilmiş, ardından nişan, resmi nikah, derken yaz gelmiş, düğün dernek edilecek Müdana baba evinden davul zurnayla çıkıp, akrabalardan birinin beyaz Toros’uyla gelin gidecek. Son gecesi baba evinde. Kendi yatağında, nazlı nazlı salındığı evinin odalarında son bekar adımlarıyla sabaha kadar dolaşıp durmuş.
Aklı askerden ha döndü ha dönecek sevdiğinde. Sözün takıldığı hafta oğlanın annesiyle haber yollamış. Gelsin kaçalım demiş. Ses seda çıkmamış. Sene 1975.
Tam yumurta kapıya dayanmış, (oğlan hakkaten yumurtaya benziyormuş) damat bol paçalı takım elbisesi, geniş yakalı sarı gömleği, sofra bezi gibi kocaman kravatı ve yumurta topuklu yeni boyanmış ayakkabılarıyla kapıya gelmiş ki, Müdana aşırı doz yumurtadan kabarıp kaşınmaya başlamak üzereyken davulcuyla zurnacının arasında tanıdık bir simayı seçmiş uzaktan.
Geçmiş olsun…
Binmiş arabaya, düğüne gitmiş. “Bekledim aslında utanmaz rezil, gelir de limonatayla kuru pastanın derdine düşer diye ama görünmedi ortalıkta” diye anlatır.
Detaylara bilmem gerek var mı, nasıl mutsuz ve kahır dolu bir evlilik olduğunu anlatmak için. “Bari çocuğum olsaydı hiç değilse onunla oyalanırdım, adam bir de kısır çıkmasın mı, kaldık Abud’un kazı gibi ikimiz evde baş başa. Neyse ki adam kahveden, pişpirikten kalkıp da eve yatmadan yatmaya gelir. Ben de başladım örgüye, tığ işine…”
Müthiş bir koleksiyon hazırlar seneler içinde. Envai çeşit dantel örtüler, örgü hırkalar, kazaklar, battaniyeler… Hayattan alamadığı muradını göz nuruyla ipliğin, yünün üzerine ilmek ilmek dokur.
Fakat Müdana bu, içi fıkır fıkır! Neşeli, cilveli, kahkahası sokağın başından duyulur, inciğinin boncuğunun şıngırtısı, terliğinin şıpırtısı o köşeyi dönmeden kendini belli eder. Koca desen, yüzü gülmez, lafı dinlenmez, elinden iki iş gelmez, oturmayı kalkmayı bilmez, nursuz, suratsız, içi çekilmiş kış kabağı gibi…
Hikaye tam da burada bir nevi “Fahriye Abla”, “Teyzem”, “Ah Belinda” minvalinde en Müjde Ar’lı filmlere bağlanır.
Birkaç sene malum vaziyet gizli kapaklı sürer. Sonra dedikodular alır başını yürür. Ama dedikodu bu; “Vallahi bir yaptığımı onbir anlattılar Minaanım!” Müdana bir şehir efsanesinden hallicedir artık.
Kocasının kulağına kadar gider laflar. Önce kavga dövüş, sonra dayak, hırgür… Taşınırlar… Hatta mahalle değiştirmek yetmez, kocası olacak tayinini ister, memleketin taa öbür ucunda bir kasabaya giderler. Deniz kıyısında.
Hata! Büyük hata hem de! Denizi görünce ufku daha da genişleyen Müdana bu kez de “ben çalışmak istiyorum” demeye başlar. Kabına sığamıyordur çünkü. Oturup iki çift laf edemediği bir koca, çocuksuz, bomboş iki göz bir ev, salça yapıp, biber kurutmaktan başka macerası olmayan komşu muhiti… Darlanır Müdana. Afaganlar tez vakitte tepesine üşüşür.
Velhasıl birkaç seneye kalmaz oradan da taşınırlar. Sıradan bir evrak memuru olan adam zannedersiniz subay! Memlekette gezmedik köşe bırakmamışlar.
Oysa olan biten çoğunlukla dedikodudan ibaretmiş. “Ben o heyecanı seviyorum Minaanım, yoksa haramda günahta vallahi gözüm yok!” Tabi ki vaktinde yaşanmayan ve tatmin edilmeyen genç kızlık arzularının yaşamın geneline işlevsel olmayan bir şekilde yayılması ve çocuk sahibi bir anne olamayınca bir türlü erişkin bir kadın kimliğine bürünememe olarak da yorumlanabilir bu durum. Bakış açınıza bağlı. Bir de iyi niyetliliğinize J
Pekiiiii, hatırlarsanız size babaannesinde kalan, cinsel yöneliminden kuşku duyduğum bir oğuldan ve seneler sonra ortaya çıkan gençlik aşkından söz etmiştim… Neler oldu dersiniz?
-devam edecek”



6 yorum:

oytunla hayat dedi ki...

ah şu merak :) yine ben merakla beklemedeyim :)

Heidi dedi ki...

hangi yazıda bahsettiniz acaba yeni geldiğim içln bilmiyorum :(

Levent dedi ki...

Müdananım'ın sizi anlattığı bir blog yok mu :)yada Minaanıma muayeneolanlar.blogspot.com ...severek okuyuruz hanfendi :)heidianım siz müdanaanım'ın kim olduğunu da çözememişsinizdir o zaman.

Heidi dedi ki...

ne yazık ki çözemedim ama bu yazı da kendisini tanımam için çok yararlıydı doğrusu :)

Levent dedi ki...

Müdanaanım asistanı minaanım'ın :)o bahsettiği yazıda az aşağıda olsa gerek yanılmıyorsam.

delimine dedi ki...

canımın içidir Müdanaanım :)