3 Eylül 2012 Pazartesi

Kız arkadaşı oğlumdan hamile!


Önce anneyi görmüştüm.
“Minaanım bu çocuğun rahatlığı beni öldürecek artık ruh sağlığımı kaybettim” diyerek telaşla girmişti söze.
“Artık küçük bir çocuk değil. Eskinin sistemiyle bu yıl lise 3, seneye sınava girecek. Hala defterini, kitabını, üstünü başını, çorabını, af edersiniz iç çamaşırına kadar her şeyini ben düşünüyorum. Dünya umrunda değil! Vallahi bu rahatlığı beni öldürecek.”
“Bugüne dek nasıl getirdiniz peki?” Öyle ya koskocaman çocuk, özel bir okulda, hiç sınıfta kalmadan, arada teşekkür belgesi falan da alarak, ayrıca basketbol takımına da devam ederek bu yaşına kadar bir şekilde gelmiş. Hep böyleymiş. Annesi neden şimdi (!) gelmişti? Ne değişmişti? 16 küsur sene boyunca bir şekilde tahammül edebilmişken neden tam bu noktada “ay bu beni öldürecek” diyerek karşımdaydı?
“Hep ben topluyorum arkasını. Ben peşinden koşturmasam hayatta kendi başına şurdan şuraya gidemez; gitmez! Öyle vurdumduymaz, öyle tembel, öyle düşkün rahatına!”
Aslına bakarsanız bu ifade “aynı babası” demenin diğer yoludur. Yeterince sabırla beklerseniz ilerleyen cümlelerde mutlaka dile dökülür…
“Seneye sınava girecek. Bu yıl dersaneye yazdırdım. Artık sorumluluğunu bilmesi lazım, düzenli ders çalışması, test çözmesi lazım. Ve de ben söylemeden yapması lazım. Ben artık tükendim.”
Bu örüntüyle psikologların kapısını aşındıran o kadar çok aile var ki… Bilseniz şaşarsınız… İnsanlar ilginç bir şekilde meydana gelmiş ve kendi tutumlarıyla şekillenmiş olan çocuklarına bakıp da “ideallerindeki” modele uymadıklarını sıklıkla fark ediyor ve “al bunu düzelt” olarak da pekala yorumlayabileceğimiz taleplerle geliyorlar. Nesini düzelteyim?
Bebekliğinden beri her istediğini yapmışsın, ihtiyacı olsun olmasın sürekli oyuncak, giysi, ıvır zıvır artık neyse, alıp önüne koymuşsun, hayır dememişsin, dediysen devamını getirememişsin, kural koyamamışsın, koyduysan uygulayamamışsın, hak etmediği halde ödüle boğup, orantısız cezalar uygulamışsın… Ve çocuk bu yaşına geldiğinde hayatta bir “şey” uğruna mücadele etmeyi öğrenememiş, kendini ödüllendirmek ne demek, elde etmek ne demek bilmeden,  yaşamının hiçbir amacı, motivasyon kaynağı olmadan gelmiş evinin baş köşesine kurulmuş. “Avrupalı” (!) anne-baba olacağım diye işin .okunu çıkartıp, çocuğa tapınmışsın. Eğer doğuştan getirdiği bir “hırs” yatkınlığı yoksa ben bu çocuğun nesini değiştireyim? Onu sıfırdan doğurup farklı mı yetiştireyim? Ne yapayım?
Demedim tabi… Demiyorum artık… Çoktan vazgeçtim… Çünkü ne o çocuk değişebilir ne de o anne-baba… Öğrendim…
“Ben size nasıl yardım edebilirim?”
“Konuşun onunla. Benim haricimde kim söylerse ciddiye alıyor, önemsiyor. Sanki ben akranıymışım gibi, bir de ters cevaplar… ayy bir de ters konuşmalar, beni bozmalar… Çok kalbim kırılıyor artık… Dayanamıyorum Minaanım.”

Ve ilk görüşmede yaşadıkları sorunların kabaca nelerden kaynaklandığını, kendi davranış ve alışkanlıklarının nasıl oğlunun tepkileriyle ilişkili olabileceği konularında bir çerçeve çizdim ona. Hem kendisi hem de oğluyla ilgili ne tür değişiklik (!) beklentilerinin gerçekçi olabileceğini, nelerinse daha başından hayal kırıklığıyla sonuçlanabileceğini anlattım. Tabi sizler de bilirsiniz ki, anlattıklarınız, karşınızdakinin anlayacağı kadardır. Neyse…
Ve tabi babanın hiç böyle sorunları olmadığını, oğluyla aralarının gayet iyi olduğunu, ona bir şey söylediğinde çocuğun muhakkak rıza gösterip, sözünü dinlediğini vs duyunca da şaşırmadım. Baba fazla otoriter değildi ama tutarlıydı. Çocuk her ikisine de nasıl davranması gerektiğini – tıpkı tüm diğer çocuklar gibi- öğrenmişti. Ve şimdi de öğrendiği gibi davranıyordu.
Gelelim son görüşmeye. Kadıncağız tek başına geldi. Panik içindeydi.
“Kız hamile Minaanım!”
Takdir edersiniz ki, hangi kız diye sormak durumundaydım.
“Oğlanın kız arkadaşı! Hamile! Cumartesi geldi süklüm püklüm, tabi bizimki her zamanki gibi yediği naneyi zerre umursamıyor, biz ne yapalım diye bana soruyorlar. Ne eşim biliyor, ne kızın anne-babası. Ben! Sadece ben. Ne yapacağımı şaşırdım. Kız annem beni öldürür öğrenirse n’olur söylemeyin diye ağlayıp duruyor. Bizimki, internetten araştırmış ya kürtaj olacak ya da siz dilekçe verirseniz evlenebiliyormuşuz diyor. Aklımı oynatmak üzereyim.”
Gülmem geldi, tuttum kendimi. Bana anlattığı sorumsuz, umursamaz, kaygısız çocuğu gördünüz mü? İzin dilekçesiyle kız arkadaşıyla evlenip durumu kurtarma derdinde. Bana hiç de sorumsuzca gelmedi…
“Bu sizin tek başınıza altından kalkabileceğiniz bir konu değil”, dedim. “Ortada biri sizin olan biri de olmayan iki çocuk var ve diğer anne-babanın ve pek tabi eşinizin de durumu bilmeye hakları var.”
“Benim derdim ne zaman bitecek? Allah’ım ben daha bu çocuktan neler göreceğim? Ben bunları hak eden bir anne miyim? Minaanım söyleyin ne olur, her istediğini yapmış bile olsam, bu kadarını hak etmem reva mı?”
“Tabi ki değil.”
Rahatladı biraz…
Çıkarken önce eşini aramak sonra da onunla birlikte kızcağızın ailesini ziyaret etmek üzere karar almıştı…
Çocuğun mu var derdin var…



25 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir "huzursuz bacanak" vardı...


Hızla gelip geçiyor günler…
Tanıdık tanımadık birçok insan, aşina olduğumuz ya da olmaya başlayacağımız hayat öyküleri, davranış kalıpları, ilişki örüntüleri… Bunların toplamının tekdüzeliğinde ve ayrıntılardan derlenen küçük sürprizlerle ilerliyor hayat…
Bunu “ilerleme” olarak adlandırmak da ne kadar doğru bilmiyorum esasen. Belki sadece durduğu yerde duruyor.
Aslında bugün üzerime çöken kasvetli terör mağduriyetini yazacaktım. Biliyorum ben yazınca bir şey olmuyor… ama ben de bu şekilde rehabilite ediyorum kendimi işte… yazıyorum rahatlıyorum… birileri de okursa ne mutlu bana…
Ama tam ben kafamda uluslararası siyaset stratejistlerini kıskandıracak (!) çıkarsamaları akşamdan suya yatırırken, çok kıymetli bir okuyucu arkadaşımızın sorusuyla aniden direksiyonu terapi odasına kırdım. Sağ olsunlar Onur Bey, ne olacak bu “Huzursuz Bacanak” hikayesinin sonu mealinde bir soru sormuş. Ben de anlatayım dedim…
Aslında hikaye bir kısmı da benim odamda cereyan eder şekilde sürüp gitti arka planda. Araya pek çok konu karıştı, dikkat odağım oradan oraya kaydı, ramazandı, bayramdı derken kaynadı gitti.
Size kısaca hatırlatayım isterseniz… İki erkek gelmişti bir gün… Çok eski iki arkadaş ve iki kız kardeşle evli bacanaklar… İçlerinden birisi kişisel gelişim, NLP, EFT, Kuantum olumlama falan uçmuş gitmiş… Diğeri görünürde daha aklı selim, ayakları daha bu dünyaya basıyor ve mantıklı… (“görünürde” ifadesi tesadüf değil) zaman içinde her ikisinin de evliliklerinde hemen her evlilikte karşılaşılabilecek türden sorunlar olmuş. Ancak gelin görün ki kişisel gelişimci olanın evliliğindeki sorunla giderek içinden çıkılmaz bir hal almış ve çift boşanma raddesine gelmiş. Kadın evi terk ederek kız kardeşi ve eniştesinin evine taşınmış. Adam oralı değil, inceldiği yerden kopar, mukadderat, öğrenilecek dersler, çıkarılacak sonuçlar, kişisel olarak geliştirecek doneler olabilir kafasında…
Arkadaşı yani öykümüzün başlığında “huzursuz bacanak” olarak ismi geçense bu evliliği kurtarma gayesinde onu alıp bir psikoloğa getirmiş. Bu davranışın yorumu şudur aslında: “Bunu tamir et, düzelt, karısını alsın evine götürsün, hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam edelim.”
İlk bakışta niyet iyi. Bir yuvayı yıkılmaktan kurtarıyor hatta; iyi değil müstesna !!
Fakat sevgili okuyucu, bu aslında hepimizin kolayca düşebileceğimiz yanılgılardan sadece bir tanesi. Bir evliliği kurtarmaya çalışmak elbette ki gerekli ve hangi motivasyondan kaynaklanırsa kaynaklansın iyi niyetlidir; lakin bir noktadan sonra çabayı durdurmak ve enerji yatırımını “destek ve planlama” alanına kaydırarak insanlara gerçekten ihtiyacı olan yardımı yapabilmek önem kazanır. Halk arasında buna “olmuyorsa zorlamayacaksın arkadaş” da denir.
Son yıllarda kişisel gelişim, evrenle bütünleşme, kainatı parmağının ucuna takıp dize getirme türünden yeni bir “din” eğilimi ve insanın “Tanrı”lığa öykünmesi olarak (nacizane) yorumladığım, dünyayı hızla sarmakta olan bir “hareket”in varlığı illa ki sizin de dikkatinizi çekiyordur. Bunun insanı köklerinden koparıp dünya milleti vatandaşı yapma gayretindeki emperyalizmin ulus devletleri baltalama girişiminin bir sonucu olduğunu söylemem size fazla siyasi gelirse, tam bu noktada okumaya bir son verip daha eğlenceli bir başka sayfaya geçebilirsiniz.
Yalnızlaşan ve standardize edilmiş eğitim süreçlerinden geçen insanların gerçek hayatın sıradanlığı ile başa çıkması ve kendisine haz verecek bir “fark” yaratması pek çokları için kolay değil. Henüz kendisini tanıyamadan, hayattan ne beklediğini, gerçekten ne istediğini bilmeden, sırf bazı toplumsal gereklilik örüntülerine sıkışıp kalmışlıktan ve çözüm getirme beceri eksikliğinden dolayı alınan kararlar sonrası yapılan evlilikler mutsuzluğun dipsiz kuyularında boğmaya başladı mı bir insanı, sapılacak yollardan sadece bir tanesidir “evrenle bütünleşme” fantezisi.
Evlilikleri düzelir mi düzelmez mi bilmiyorum. Çünkü şu anda karı-koca aynı evde, ayrılıkları, boşanmaları ve boşanma sonrasında ne yapabilecekleri hakkında yetişkin insanlar gibi konuşabilir haldeler. Ki bu gerçekten önemli bir “ilerleme” göstergesi bana sorarsanız.
Gelelim bizim “huzursuz bacanak” konusuna…
Bu hikayenin altından çıkan en yaralı ve örselenmiş ruh sanırım onunki. Size ifade etmeye çalışırken kelimeleri haddinden fazla özenli seçmem gerekiyor çünkü bir cümle öncesinden itibaren hassas bir zemin üzerindeyiz. Her nedense iki erkek arasındaki ilişki hakkında yorum yaparken, hele de bu yakın bir ilişkiyse insan ister istemez yanlış anlaşılmamak için çabalıyor.
Onlarınki çok eski ve sevgi temeli üzerinde büyümüş bir arkadaşlık. Bazen bu tür çok yakın arkadaşlıklarda bir taraf diğerine göre “bağımlı” kişilik özellikleri sergilemeye yatkınsa zamanla ilişkinin içeriği arkadaşlık, dostluk, kardeşlik gibi sınıflandırmaların tamamı ama artık onlardan da bambaşka, o güne dek hiç “acaba buna ne isim versek” diye üzerinde durulmamış bir hal alabiliyor. Bazıları buna cinsellik barındırmayan “aşk” olarak yaklaşabilir.
Ki yine bana sorulsa işin içine fiziksel bağlanmayı katarsak yine de ortaya “cinsel” çağrışımlı bir anlam çıkmayabileceğini düşünürüm ama bunu ifade etmekte zorlanacağım için kendime saklarım. Kendisiyle görüşmeye devam ediyoruz. Yapışık ikizinden ameliyatla ayrılan pasif ikiz teki gibi şu aralar… Depresif bir dönemden geçiyor. Kimliğini, koca ve baba olarak rollerini, hayattaki duruşunu falan sorguluyor…

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Kan uykusu


Yoğun bir ay ve onu izleyen hazin bir bayram sonrasında herkese merhaba…
Patlayan bombalarla sivillerin, çocuk büyük demeden büyük şehirlerde öldürülmesini, her geçen gün yeni bir askerin şehit olmasını ve günlerimizin “bugün nereden bir kara haber gelecek” diye korkuya bulanmasını sizi bilmem ama ben artık kaldırmakta zorlanıyorum.
Yurdun her bir köşesinden bayraklara sarılı tabutları, en önde saf tutmuş perişan anne ve babaları, acıdan yerinden kıpırdayamaz hale gelmiş kardeşleri, cenazenin arkasından çığlık çığlığa koşan çocukları görmek içimde umuda, neşeye, iyimserliğe dair ne varsa alıp götürüyor.
Bir ruh sağlığı uzmanı olarak topluma metanetli bir duruş, “bunların hepsi geçecek, her şey güzel olacak, sabredin” mesajı vermesi beklenen güruhtan olarak sayılıyorsam, bu manevi görevden azlimi talep ediyorum.
Çünkü artık manyakça bir hal aldı her şey. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilmekte zorlanıyorum. Yediğim lokmalar boğazıma diziliyor. Kahkahayla gülemiyor, yaptıklarımdan keyif alamıyor hatta hayal bile kuramıyorum.
Benim gibi olmayanları kınamıyorum. Fakat onlara imrenmiyorum da. Çünkü biliyorum ki insan olmaya gerçekten felsefi bir anlam yüklenecekse ancak böyle zamanlarda bu mümkün olabilir.
Ve toplum olarak bir anda patlayan bombalarla bütünselliğimiz darmadağın olurken bir taraftan da her zaman hayatta kalabilmek için ne yapıyorsak onu yapabilmeye devam etmek zorunluluğu, bu tür felaketlerin hep bizden uzakta cereyan edeceğine inanırken aslında attığımız her adımda ölüme herkes kadar yakın olduğumuz gerçeğinin gözümüze sokulması sonucunda ruh sağlığımızı kaybetmekle karşı karşıyayız.
En çok korktuğum şey ise terör örgütünün vahşet ve insan dışılığının somut gerçeklikten soyutlanamayarak bir arada yaşadığımız hiç suçu günahı olmayan kalabalık bir kitlenin etnik köken itibarıyla aşırı genellemeye kurban gitmesi.
Sosyal medyada genelde “milliyetçi” kesime atıp tutanların bir anda gözü dönmüş faşistlere dönüşmesi ve milliyetçilerin sağ duyuya davet eden, ortalığı yatıştırma gayretleri bilmem dikkatinizi çekiyor mu? Hepimizin olan biten hakkında dikkatli ve hep alışkın olduğumuz kalıpların dışına çıkarak düşünmemiz lazım…
İşte böyle… keyfim yok arkadaşlar… Deli Mine siyasete bulaştı diye düşünen varsa onlara diyecek bir sözüm yok… Herkes vicdanından sorumludur…

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Begonvil'in büyük imtihanı


Çok üzgün ve dalgındı bugün. Makyajsız, fönsüz ilk görüşüm onu. Saçlarını sıkıca atkuyruğu yapmış, üzerinde yazlık bol kıyafetler fakat her haliyle duru bir su gibi güzel, gözleri pencereden dışarıda bir yerlerde takılı kalarak anlattı.
“Yapamadım” dedi.
Mendil kutusunu alarak karşısındaki koltuğa geçtim. Mendile bolca ihtiyacımız olacaktı…
“Bütün cesaretimi toplamıştım. İl dışında bir gezideydi eşim. Gelince görüp de birden şaşırmasın ve sert tepkiler vermesin diye bavulları toplamamıştım. Ama kafamda ne yapacağım, yanıma ne alacağım, nasıl evden çıkacağım, çocuklara ne diyeceğim ve onların hangi eşyalarına ihtiyacımız olacağı, hepsi tek tek hazırdı. Eşimin boşanmaya yanaşmayacağını ve beni ikna etmek için evde çocuklarla birlikte kalmama izin vererek kendisinin kapıyı çekip çıkmayacağını biliyordum.”
“Akşam çocukları erken yatırdım. Babalarını bir haftadır görmüyorlardı, beklemek için ısrar ettilerse de babanız çok geç gelir sabah görürsünüz dedim. Işıkları kapatıp, bir tek salondaki abajurun ışığında ağlayarak onu bekledim. Yapmak üzere olduğum şey belki acımasızca ve bencilceydi ama artık daha fazla bu riyakarlığı sürdüremezdim. Ayrı kalamıyordum işte sevdiğim insandan. Bu şekilde hem kendimin hem de eşimin onurunu ayaklar altına alıyordum. Ne olursa olsun bunun sonuçlarına katlanacağım ve doğru olanı yapacağım diyordum kendi kendime. Hayal bile edemiyordum vereceği tepkiyi. Belki bağırıp çağırır belki de hayatında ilk kez bir kadına el kaldırırdı. Her şeye hazırdım. Bu, benim tek başıma yapmam gereken bir şeydi.”
Bu noktada tekrar gözleri doldu Begonvil’in. Devam edebilmek için birkaç dakikaya ihtiyaç duydu.
“Hala inanamıyorum Minanım. Bu olanları aklım almıyor. Bunu nasıl… Ben onu nasıl… Şimdi nasıl…”
Bu cümleleri tamamlamak gerekirse, eşinin söylediklerine inanamadığı, onu bunca yıl hiç tanıyamadığını düşünerek bundan sonra ne yapacağını nasıl davranacağını bilemez halde olduğu söylenebilir sanıyorum.
“Hiç şaşırmadı beni o saatte onu bekler görünce. Selam dahi vermedi. Geldi karşıma oturdu. Yüzüme bakmıyordu. Tuhaftı hali. Uçakta gelirken içki içmişti galiba. Gözleri kıpkırmızıydı. Kravatını çözdü. Yüzünü elleri arasına alarak öne eğilip durdu. Uzun süre kaldı öyle. Ağzımı açmaya cesaret dahi edemedim onu öyle görünce. En sonunda doğruldu, yüzü kıpkırmızıydı. Beni bırakıyor musun, dedi. Olduğum yerde kalakaldım. Şok geçirdim. Sen bunu nereden biliyorsun dememe kalmadı, çocukları alıp, eşyaları toplayıp beni öyle bok çuvalı gibi ortada bırakıp gideceksin öyle mi, dedi.”
“Sana tek bir şans veriyorum ya şu anda benden af diler her şeyi geçmişte bırakarak dizini kırıp evinde oturursun ya da hayatının geri kalanını cehenneme çeviririm, dedi bana. Ve devam etti, hiçbir erkek, hiçbir koca yediği boynuzu sineye çekip benim gibi davranmaz, aklını başına al.”
Yüzü kireç gibiydi Begonvil’in anlatırken.
“Sonra bir anda anladım Minanım. Her şeyi biliyordu. Nasıl öğrendiğini sordum. Sen beni aptal mı zannediyorsun, bunca yıllık kocanı hiç mi tanımadın dedi bana. Evrak çantasından bir tomar kağıt çıkardı önce. Al diye fırlattı; bunlar telefon dökümlerin! Sonra büyük bir sarı zarf attı önüme. Bunlar da gözümle göreyim diye çektirttiğim resimleriniz. Şu anda senin kararınla edeceğim telefonu bekleyen bir adam sevgilinin evinin önünde park halinde bekliyor. Gitmekte ısrar edersen sana erkeklik yapamayacak bir adam için beni ve çocuklarını terk etmiş olacaksın, bunu böyle bil dedi. Çocuklarımı benden alamazsın, diye bağırdım. Dene de gör bakalım bir daha yüzlerini görebiliyor musun diye karşılık verdi.”
Bu kez yüzünü elleri arasına alma sırası ondaydı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. sakinleşir gibi olunca da devam etti.
“Bana bir mektup yazdırdı. Sevgilimi terk ettiğimi, bir daha beni arayıp sormamasını ve bunun gibi şeyler yazdırdı. Tam olarak hatırlamıyorum bile. Eğer bir kez bile irtibat kurmaya kalkarsan bu çırılçıplak resimlerini sadece babana göndermekle kalmam, çocuklarının duvarına poster yaparım dedi.”
“Sizden başka herkesle görüşmem yasak. Şoförü şimdi aşağıda bekliyor. Dört yanım sarıldı. Çaresiz kaldım.”
Ne yapmak istediğini sordum.
“Artık ne yapmak istediğimin bir önemi yok” dedi. “Çocuklarımı bırakamam.”
Bana bir zarf bıraktı. Normalde kolay kolay kabul edebileceğim bir şey değil.
“Tek istediğim adrese teslim kargoya vermeniz bir başkasının adıyla” diye adeta yalvarırcasına rica etti. Sevdiği adama gerçeği anlatmak ve bu işi kurcalayıp onu arayıp sormamasını istiyordu mektubunda. Kocasının kendisine yazdırdığından tek farkı, onu ne kadar çok sevdiğini ve bir gün hangi koşulda olursa olsun yine onunla olmak için dua ettiğini eklemişti.
Nerden mi biliyorum? Okumama izin verdi.

LÖSEV Gönüllüsü Olmak Bir Ayrıcalıktır...

Büyük LÖSEV Ailesi, lösemili&kanserli çocuk ve ailelerin bu zorlu mücadelede yalnız olmadıklarını göstermek için sevgi ve azimle çalışan bir vakıftır. LÖSEV kurulduğu 1998 yılından bugüne dek faaliyetlerini duyarlı kişi ve kuruluşların destekleri ve binlerce GÖNÜLLÜSÜ’nün katkılarıyla gerçekleştirmiş; Türk halkının konu hakkında daha bilinçli ve duyarlı olmasıyla beraber tedavide %91'lere çıkardığı başarısını %100’e çıkartmayı hedeflemiştir.

LÖSEV'e gönlünü veren gönüllüler LÖSEV’in her etkinliğinde aktif rol almakta, vakıf çalışmalarına aktif katılım göstererek çocukları hayata bağlamaktadırlar.

Yüreğinde paylaşım ve sevgiye yer olan herkesi Lösev gönüllüsü olmaya davet ediyoruz.

Lösev gönüllüsü olabilmek için aşağıdaki formu doldurmanız yeterli: http://bit.ly/losevgonullusu
Lösev’i Facebook’ta takip etmek için: www.facebook.com/losev0660
Lösev’i Twitter’da da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile  paylaşımlarınızla destekleyebilirsiniz.

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Ve yine yeniden; Sakız Hanım & Mahur Bey


“Yanlış anlamayınız Mine Hanım; siz benim değil kızım, neredeyse torunum olacak yaştasınız. İlminize saygı duymadığımı düşünmenizi de istemem … Ancak karşınızda tabiri caizse koca bir çınar var ve siz narin filiz gövdenizle bana nasıl gölge vereceksiniz?”
Gülümsedim. “Belki gölge veremem ama eşlik edebilirim size.”
Derinden iç çekti. Gözleri yaşla birlikte parlaklığını ve rengini yavaş yavaş yitirip grileşen iki solgun çakıl taşı gibiydi. Beyaz ve seyrelmiş saçları ıslatılıp yana doğru taranmış, iri ve yaşını hayli belli eden elleri hafiften titriyordu.
Çocukları tarafından getirildi bana Mahur Bey. Annelerinin beklenmedik şekilde aniden ölümüyle bütün aile sarsılmış, aradan altı ay geçtiğinde herkes artık günlük yaşamına dönebilmişken babalarının hala her gece karısının gecelik ve terliklerini çıkarıp, sabahları da katlayıp bir çekmece geri koyduğunu tesadüfen fark etmişlerdi.
Tek başına yaşıyordu Mahur Bey. Çocuklarının tüm samimi “bizimle yaşa” tekliflerini ısrarla reddetmiş ve evde sürekli kalan bir bakıcıya da rıza göstermemişti. Duruma müdahale etmesi için babasına en çok nazı geçen en küçük kızı şehir dışından gelmiş ve bir çatının altına girince yaşlı babacığının rahmetli Sakız Hanım’ın sadece gecelik ve terliklerini çıkarıp kaldırmak değil onun dahil olduğu pek çok ritüeli de sanki hiç ölmemiş gibi devam ettirdiğini fark ederek büyük korkuya kapılmıştı. Çok zor olmuştu onu buraya, bana gelmeye ikna etmek. Ama gelmişti.
“Ne için evhama kapıldıklarını anlayabiliyorum ama sizi temin ederim aklım başımda benim.”
“Aklınızın başınızda olmadığını düşünmelerine bir neden var mı?”
“Olabilir.”
Kendisi hiç yemediği halde Pazar alışverişlerinde patlıcan alıyor, pişiriyor sonra hiç yenmeden o yemeği dökmek zorunda kalıyordu. Sinemaya giderken iki bilet alıyor, kendisine çorap alırken, Sakız Hanım’a da “öğretmen çorabı” alıyor, onun örgü örüp çay içtiği köşe koltuğuna kimseyi oturtmuyor, her gün muntazaman gazetedeki yemek tariflerini kesiyor ve karısının üzerine kayıtlı olan cep telefonunu kapattırması yönünde telkinde bulunanlara sert çıkışları oluyordu. Sanki Sakız Hanım şehir dışındaki akrabalına gitmiş de üç dört güne kalmaz gelir gibi yaşıyordu.
“Gelmeyeceğini ben de biliyorum ama böyle düşünmek bana iyi geliyor. Kim ne karışır anlamıyorum.”
İsyan ediyordu. Onun ölümünü neden kabul etmek zorunda olduğunu, sayılı günlerinin kaldığı şu dünyada ne sebeple “hayatına kaldığı yerden devam etmesi” gerektiğini anlayamıyordu.
“Tam 52 sene aynı kadının saçlarının leylak sabunu kokusuyla uyudum ben. Şimdi unut diyorlar bana!”
“Kim unut diyor size?”
“Çocuklarım.”
Bir yakının kaybı ardından uzayan inkar dönemi veya bitmemiş yasta çok sıklıkla karşılaştığımız bir “çarpıtma”dır bu. “Onu unutmalıyım!”
Aslı ve daha doğrusu “onun gitmesine izin vermeliyim” olmalıdır. Çünkü kimse kalandan, gideni unutmasını istememektedir ve zaten de böyle bir unutmaya gerek yoktur.
Kişinin duyduğu ya da ertelemeye son verdikten sonra duyacağı acı o kadar büyüktür o kadar büyüktür ki ancak ve ancak unutursa bunun üstesinden gelebileceğine inanması mümkündür ancak bunun doğru olmadığını ona lisanı münasiple anlatmak gerekir.
“Mahur Bey çocuklarınız benim bildiğim kadarıyla giderek daha az yemek yemeniz, geceleri hemen hiç uyuyamamanız, kendinizi hep hasta gibi hissediyor olduğunuzu söylemeniz ve normalde sakin karşılayacağınız konularda aniden sinirlenmenizden endişe ediyorlar. Ve tabi rahmetli eşiniz halen hayattaymış gibi davranmanız da bir diğer konu…”
“Siz cici bir hanımsınız ama normalde yaptığınız işe deli doktorluğu denir. Benim deliye benzer bir halim mi var?”
“Rica ederim.”
“O halde burada ne işim var benim? Böyle yaşamak istiyorum ben.”
“Bunu anlıyorum. Normal şartlar altında eğer yüksek tansiyonunuz, diyabetiniz olmasa, kalbininiz daha önce teklememiş olsa ve bu tercih ettiğiniz yaşam şekli alttan alta bedeninizi çürütmese, sizi git gide depresyona sokmasa eminim herkes de işine gücüne bakardı.”
“Depresyonda mıyım ben?”
“Bir nevi.”
“Bir ilaç daha mı vereceksiniz bana yani?”
“Hayır ben hekim değilim, isteseniz de ilaç veremem ama bu tutumunuzu sürdürürseniz korkarım sizi bir psikiyatriste yönlendirmemiz ve ilaç tedavisine başlamamız gerekecek.
“Peh!”
Ben ona önce bu yaşadıklarının ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Eşinin ölmüş olduğu ve bir daha gelmeyeceği fikrini kabul etmeyerek istemeden de olsa sürekli bir beklenti içinde olduğunu söyledim. Ve bu beklentinin gerçekleşme ihtimali olmadığı için her geçen saat omuzlarındaki yükün biraz daha arttığını, bunun da onu tahammülsüz, mutsuz, asık suratlı bir adam yaptığını, “hayatına devam etmesinin” hem kendisine hem de rahmetli eşine karşı bir borç olarak da pekala yorumlanabileceğini ifade ettim. Eğer yasını tutmazsa bundan sonra hayatında başta fiziksel ve ruhsal sağlığı olmak üzere hiçbir şeyin yolunda gitmeyeceğini söyledim. Evet yas tutmak acı çekmek anlamına geliyordu. Ve insanlar acı çekmek, ardından da acıyı atlatmak için gereken her türlü donanıma sahipti.
“Ben tam 78 yaşındayım” dedi.
“Maşallah” dedim.
“O dediğiniz yası tutmadan da sayılı günlerimi geçirebilirim.”
“Evet geçirebilirsiniz. Peki ya sandığınızdan uzun yaşarsanız?”
“…….”
“Ve sizi temin ederim yaşanmamış bir yas hep daha fazlasını ister insandan.”
“Ben karımı unutamam.”
“Onu unutmanızı değil, hatırlamanızı istiyorum. Şimdi yaptıklarınız hep erteleme. Onu hatırlamıyorsunuz siz, onu bekliyorsunuz. Hatıralarınızı yad etmiyor, gözleriniz dolarak ya da tebessümle fotoğraflarınıza bakamıyor, yaşadığınız onca güzel yılın izlerini anıp da hem onu hem de kendinizi yüceltemiyorsunuz.”
Ben böyle deyince birden omuzları düştü. Yüzüne dışarıdan apaçık gözlenebilen bir hüzün yerleşti. Başını kaldırıp bana baktığında gözlerinin dolduğunu gördüm.
Ve anlattı…
Sakız’ı nasıl 16’sındayken görüp beğendiğini ve babasını ikna edip parmağına yüzüğü geçirebilmek için iki yıl beklemek zorunda kaldığını, yemek yapmayı, sökük dikmeyi, çamaşır yıkamayı nasıl birlikte öğrendiklerini, çocuklarına isim bulmak için ne kitaplar karıştırdıklarını, Sakız Hanım’ın acaba kendisinden daha güzel hanım var mı diye öğrenmek için pasta börek getirme bahanesiyle arada bir ansızın daireye verdiği baskınları anlattı.
Onun gözlerini, saçlarını, ellerinin küçücüklüğünü, ayaklarının muntazamlığını anlattı…
Hiç yüksek sesle kahkaha atmadığını ama sevinince gözlerinin içinin güldüğünü anlattı…
Fedakarlığını, gözü tokluğunu, sabırlılığını ve o vakur duruşunu anlattı…
Anlattı da anlattı…
O kendi anılarına, ben hiç yaşamadıklarıma, ağladık…Olur bazen öyle.

7 Ağustos 2012 Salı

Aynalı beşikte bebek beleyenler...


Hayatın doğaçlamasına hiçbirimizin hızı yetemez.
İnsan ömrü dakikalarla tepe taklak olmaya müsait. Buna ayak uydurmak zorundasınız. Sağ ve salim kalabilmek için enteresan dengeler var; teslim olmalısınız.
Biz cumartesi akşamı kalabalık ve çok neşeli bir iftar yaptık ayıptır söylemesi. Saat 11’e geliyordu sofradan kalktığımızda. Şarkılar, türküler, danslar… Uzun zamandır hiç bu kadar kendimi iyi hissetmemiştim. Güvende, sevdiklerinin ve sevenlerinin arasında…
Saatler ilerledikçe babamın Müjde’ye olan antipatisi yavaş yavaş dağılır gibi oldu. Hatta bir ara “Müjde bana bir bardak su getiriver oğlum” dediği dahi duyuldu.
Malum bizim cenabet mahalleye davulcu giremediği için yine kendi davulumuzu kendimiz çalarak herkes bir tarafta serilip uyudu. Müdananım ve Müjde Necibe’de kaldılar.
Başımı huzurla yastığa koydum. Ve sabah uyandığımda gördüğüm ilk manzara annemin kucağında diz üstü bilgisayar, gözleri kızarmış, ağladığı duyulmasın diye elindeki mendilin içine doğru hıçkıran hali oldu.
Önce babama bir şey oldu sandım. Kan yavaştan beynime yürüyünce ve idrak yollarım açıldıkça babama bir şey olmuş olsa annemin önce dizüstü bilgisayara sarılmayacağını akıl edebildim.
“Ne oldu?” diye sorabildim sonunda.
8” dedi.
“Ne 8?”
“8 kişi ölmüş. Teröristler öldürmüş yine…”
Ve o an anladım.

Dokuz-on yıl kadar önceydi. Büyüdüğüm ve annemle babamın hala oturdukları evin üst katında bir anne ve oğul otururlardı. Çok yakın görüştüğümüz komşularımız; Ayten Teyze ve oğlu Mıstık. Mıstık bizim evimizde büyüdü. Benden 8 yaş küçüktü. Kardeşim gibiydi. Babası o dört yaşındayken ölmüştü. Ona yetimliğini hissettirmemek için tüm apartman, en çok da babam seferber olmuştuk. Masmavi gözleri, kıvırcık ipek gibi saçları vardı Mıstık’ın. Okulda çok başarılı bir öğrenciydi. Uslu ve her zaman hep aklının bir yerinde yetimliği varmış gibi mahzun bakışlıydı. Hayatta en büyük aşkı Beşiktaş’tı. Babam onu maçlara götürür, toplar, formalar alırdı da Mıstık sevincinden havalara uçardı. Bu satırları yazmak öyle zor ki benim için şu anda arkadaşlar… (Kısa bir göz yaşarma molası)
Neyse… geldim…
Lisede bir kız arkadaşı oldu bizim Mıstık’ın; Ecenaz. Okuldan çıkıp el ele gelirler, kah bizde kah kendi evlerinde yemek yiyip ders çalışırlardı. Mıstık bazen herkesin onca ilgisinden ve onları görünce imalı imalı gülüşüp, Mıstık’a omuz atmasından bıkar “Ya Mine Abla yaaa ben kız arkadaşımla baş başa kalamayacak mıyım hiç yaaa” diye isyan ederdi bana. Para verip onları sinemaya ya da hamburgerciye gönderirdim bazen.
İlk girişinde kazandı üniversiteyi Mıstık. Mimarlık mühendislik fakültesine kaydını yaptırmaya yine cümbür cemaat gittik, göğsümüz kıvançla dolu. Babamın ben üniversiteyi kazandığımda öyle feryat figan etmediğini, annemin o kadar mutluluk gözyaşları dökmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Benim bile gözlerim dolmuştu geçici öğrenci kimlik kartını “bak bakalım bebek Mıstık abin artık nerede öğrenciymiş!” diye önüme attığında. “Ne abisi eşek sıpası!” diyip derhal evin salonunda güreşe yatırmıştım kendisini…
Offf… Ne zor bir yazı oldu bu…
Çok kibar, terbiyeli, ince düşünceli, sakin, yakışıklı ve olgun bir çocuktu her zaman. Onca alakaya, üzerine düşmeye tek bir gün şımardığını hatırlamıyorum. Ve onu tanıyıp da sevmeyen tek bir kişiyi de.
“Mine Abla ben Ecenaz’ı çok seviyorum” demişti bir gün balkonda otururken. “Evleneceğim onunla.”
“Mıstık sizin daha yaşınız çok genç ablacım ne evlenmesi” demiştim.
“Genç ama biliyorum ben… yani tarif etmesi zor ama o benim ilk kız arkadaşımdı, hayatımda ondan başka kimsenin olamayacağını hissediyorum…”
Ah yavrum benim… hislerinde haklıydı.
“Şimdi ciddi bir hareket etmek için belki erken ama hiç değilse bir yüzük taksam diyorum? Annemlere söylesek hemen ortalığı velveleye verir gidip kızı istemeye kalkarlar. Ama sen tak canım ne olacak dersen içim rahat eder…”
“Nasıl yüzük?”
“Bilmem, ince, zarif bir şey.”
Kıyamamıştım. Kalktık o gün kuyumcuya gittik incecik beyaz altından iki halka aldık Mıstık’la Ecenaz’a. “Benim size hediyem olsun” demiştim.
Mezun olur olmaz “ben askere gideceğim” dedi. Annesiyle annem ağlayıp sızlandı, oğlum yüksek lisans yap, yurt dışına git, az biraz ertele dediler. Mıstık katiyen kabul etmedi. Babası yerine koyduğu babamın duruşu vardı o halinde; “Gidip aslanlar gibi ödeyeceğim vatan borcumu, bu namustur” dedi. Sağdan soldan “aman torpil yapalım yakın yere aldıralım” tekliflerini sert bir şekilde reddetti; “Ben iyi aile çocuğuyum da oralara gidenler onun bunun çocuğu mu? Hayır efendim bu bir hakarettir, nerede ihtiyaç varsa oraya giderim!” diye diretti.
Kınayla, davulla, zurnayla uğurladık mahzun yüzlümüzü… Yiğit, şerefli bir Türk genciydi Mıstık.
Ve sonra Şırnak’tan geldi cenazesi yavrumuzun… Türk bayrağına sarılıydı tabutu… Babam tam bir yıl balkonumuzdaki bayrağı indirmedi. Annem bir daha asla çiğ börekle, elmalı pasta yapmadı.
Ve biz her şehit haberinde tüm kınalı kuzularla birlikte bir Fatiha da Mıstık’ımıza göndeririz… Babam uzaklara dalar gider… Annem tüm gün gözyaşı döker… Mıstık’ın anasını ise hiç söylemeyim…
Ecenaz hala arar bizi arada sırada… evlenmedi…

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Sürpriiiz !



Acaip bir hafta sonuydu. Önce tansiyonum deniz seviyesine doğru inişe geçti. Bazen üst üste uykusuz kaldığım ve yorulduğum günlerden sonra dünyanın hangi kara parçasında olduğumdan bağımsız bir şekilde yapar böyle. İki seksen serer beni aşağı.
Cumartesi sabahı tam da bu şekilde uzanmış bir yandan Müjde’nin Necibe’nin kahvaltısına nezaret edişine nezaret ederken diğer yandan da internetten dizi izliyordum. İçimden tam da “bıraksalar da iftara kadar uyusam ben” diye geçirirken kapı çaldı. Müjde gözüne araba farı tutulmuş tavşan gibi donup kaldı. Necibe deseniz oralı bile değil. Bin bir zahmetle söylenerek kalktım yattığım yerden, “Tonton teyzedir” diyerek kapıya seyirttim. Açmamla şoklardan şok beğendim kendime.
“Anne! Baba!”
“Sürpriiiiiz!!”
Sevindim tabi onları karşımda görünce. Ne zamandır gelmiyorlardı.
“Hangi rüzgar attı sizi böyle? Neden haber vermediniz?”
“Sen yorulma diye baban bilhassa aratmadı.”
Babam benim yaa..!
Ben evden ayrıldıktan sonra omuzlarındaki büyük bir yük kalkmış gibi hızla yeni durumlarına adapte olup çılgınca gezmeye başladılar. İnsan biraz “boş yuva” sendromuna tutulur, yavrularım uçtu gitti biz şimdi ne yapacağız diye dertlenir değil mi? Nerdeee? Anadolu’da gezmedik yer bırakmadıkları gibi şimdi ufak ufak Balkan’lardan doğru Avrupa’ya açılıyorlar.
İçeriye girdiklerinden sonrası tam bir curcuna.
Yaşadığım muhite, apartmana oldum olası ısınamadılar. “Evladım neden varlık içinde yokluk çekiyorsun” deyip durdular ama akşam olup da manzaramı her görüşlerinde ertesi sabah kaldıkları yerden devam etmek üzere susmayı da bildiler. Zamanla alıştılar.
Necibe’yi önceden az çok bilirler zaten. Ama Müjde tam anlamıyla günün sürprizi oldu onlar için. Usulünce anlattım durumunu. Babam her ne kadar “tasvip etmem takdir edersin ki pek kolay değil Mine” dediyse de iftara doğru annem Müjde’ye içli köfte yapmayı öğretirken mutfaktan gelen sesler pek keyifliydi. “Ayol bu ne yetenekli! Hemen yapıverdi görüyor musun? Mine’ye yapmadığım tehdit uygulamadığım işkence kalmadı daha bir tane uzay mekiğine benzemeyenini yaptıramadım !!! A-ha-ha-hahhhaaa!”
Tabi bu kadar yemekler sofralar olunca içimize sinmedi Müdananım’ı da çağırdık. Telefonu kapatmamla gelmesi on dakikayı buldu bulmadı; “Aman efendiiiim kimler gelmiş kimler gelmiş, size elceğizlerimle yaptığım su böreği getirdim, vallahi daha bu sabah açtım” diye girdi içeri. Müdananım’ın özellikle babama olan hayranlığı, ilgisi alakası bir başkadır. Annem de görür hiç ses etmez. Makul ve akıllı kadındır annem. Bilir ömrünce babam gibi eğitimli, nezaketli bir erkekle karşılaşamamış bu kadının babama bakınca ne gördüğünü.
Onları görünce benim de keyfim yerine geldi; tansiyonum düzelir gibi oldu. Birkaç gün daha buradalar…
Gelişmelerle karşınızda oliciiz …


2 Ağustos 2012 Perşembe

OBAMA’NIN SOPASI



Mesleki bakış açısı sabah ekranda haberi görür görmez etiketi yapıştırdı: Fallik nesne.
Konuyu sulandırmamak için çok kısaca değineyim bu kavrama. Bazı psikoloji ekollerinde nesneler dişil/eril olarak sınıflandırılabilir. Buna durup dururken değil örneğin rüya analizi gibi gerekli durumlarda başvurulur. Daha yuvarlak hatlı ve yayvan olan nesneler “fallus” (yani kadın üreme organı/rahim), dikey nesneler de “fallik” (yani erkek üreme organı) olarak değerlendirilir.
Bazı uzmanlar insanların örneğin ev veya iş yerlerinde etraflarında özellikle tercih ettiği bazı objeleri de bu şekilde sınıflar ve bu nesneleri kişilerin enerji yatırımlarıyla açıklar. Örneğin kadın ya da erkek, bir kişinin daha çok dikey, sivri, uzun cisimleri etrafında bulundurması, eril enerji ile, veya “ihtiyaç”la ilişkilendirilebilir. Konuyu uzattıkça şarlatan olma yolunda emin adımlar atacağımdan çekinerek merak edenlere Dr Nusret Kaya’nın kitaplarını okumalarını şiddetle tavsiye ederim.
Neyse gelelim bizim Hüseyin Barak’ın sopasına…
Haberde diyor ki, başbakan Erdoğan ile Barak Obama telefonda konuşmuşlar, bu kare de ABD başkanının o sıradaki duruşundan alınmış.
Öncelikle doğru olup olmadığı şüpheli bir resim. Belki de arşivden alelade bir telefonla konuşma görüntüsü aradılar, bu da tam Suriye’ye dalmak üzereyken Türkiye için uygun bir ihtar yerine geçer diye düşünüp bunu seçtiler. Bilemeyiz.
Diyelim ki doğru. Bu foto gerçekten de Türk Başbakanı ile konuşurken seçildi. O zaman nasıl yorumlamak lazım?
Buyrun birlikte okuyalım fotoğrafı…
İlk intiba “ayağını denk al karışmam” ifadesi. Bizde “sopa” üzerine pek çok deyiş ve benzetme var. Ama “Haydar”ı görüp de işin içinde şiddet unsuru aramıyorsa bir insan, her şey olabilir; lakin Türk olamaz.
Demek ki neymiş, bir tür saldırgan tavırla aba altından değil aleni olarak gösterilen sopanın her an Barak tarafından tepemize indirilebileceği algısı var: “Suriye’de dediklerimizi yapmazsanız, sınırınızda kuracağımız Kürt devletine zart zurt ederseniz kafanızı patlatırım!”
İlk intibanın yarattığı asabiyet dinmeye doğru mantık silsilesi giriyor devreye tabi…
Şöyle ki, bu adamlar geri zekalı mı ki, Türkiye’nin maşalığına bunca ihtiyaç olan bir zamanda sopayı sallayıp da kervanı ürkütmenin saçmalığını göremesinler? O sırada karşısındaki zattın huzurunda sopaya ne gerek istediğini yaptırmak için?
O halde nedir? Acaba nedir?
Şöyle alıcı gözle dikkatle bakınca adamda sanki “sıkıldım, bitse de çıkıp iki top tepsem, beyzbol oynasam” hali de yok değil hani. “Oldu canım konuş sen dinlemedeyim!” gibi biraz.
Fakat ne kadar dürtülerimle mücadele etsem de o sopanın bir “fallik nesne” olduğunu düşünmekten alamıyorum psikolojik yorumlama duyargalarımı. Adam resmen af edersiniz “penis” tutmuş elinde. Simgesel mimgesel! Penis o. Farklı kişilerce farklı yorumlanabilir; ben şunu tahmin ediyorum: Obama gerekirse kabadayılığa varan davranışlardan imtina etmeyecek ve Suriye konusunda sonuna kadar gidin talimatını ya vermiş ya verecek. İşi erkeksi bir agresyona dökmüş. Çok özür diliyorum kafaya koymuş “anamızı belleyecek” !!
Kendisinin yatak odasında bir empotans (guvvattan düşme) yaşıyor olabileceğini ve savaş ve saldırganlıkla telafi edici savunmalara yeltendiğini söylemekse aşırı yorum olur. Ama aşırı veya değil bir yorumdur neticede. Bunu diyen haddini aşar ama dediyse de demiştir mesela.
Bir de resme dikkatle bakarsanız arkasındaki, duvarda duran çerçeve de “fallik” ! Daha ben ne diyeyim. Fallik nesneler sarmış dört bir yanını…
Savaş kararı almak zorunda kalışıyla belki vicdanı arasında sıkışan ama siyaset hamamına girenin terleyeceğini bilerek o makama gelmenin baskısı altında ezilmiş, ufalmış, kendisini ve insanlığını sorgulayan raddede böcek gibi kalıp fallik nesneye sığınmış olabilir mi?
Eh bu kadaaaar stres altındaki adamdan viagrasız “kocalık” zaten beklenir mi?
Bu soruların cevabını bilemeyiz elbette.

Psikolog olmak


Bilmem belki de artık eskisi gibi değilim. Daha mı yorgunum? Mümkün.
Çok kolaydı bir zamanlar bir anda neşelenmek, o neşeyi sürdürmek, gece başını yastığa koyar koymaz kuş tüyü gibi uykulara dalmak.
Bir meslek seçmek bir hayat seçmektir.
Mezun olup da uygulamalı çalışmaya başladığım yıllarda içim mutlulukla dolup taşardı. Hastalar karşımda oturmuş, bana hayatlarının en mahremlerini açarken “şükürler olsun” derdim. “Şükürler olsun, iyi ki psikoloğum, yine doğsam yine olurdum, iyi ki başka bir meslek seçmemişim, iyi ki buradayım, hayatta benim için daha uygun bir meslek olamazdı…” Hemen her gün bu cümleler geçerdi aklımdan. Ukalalık olarak kabul etmezseniz bana başarı veren de bu yüksek motivasyonum, adanmışlığım ve aldığım muazzam keyifti sanırım.
Şimdi durum farklı mı diyecek olursanız, buna cevap vermekte zorlanırım.
Bazen düşünürüm; psikolog olmasam acaba ne olurdum diye. Pek çok şey olabilirdim aslında ama asıl demek istediğim başka ne yaparak mutlu olabilirdim. Tek başına bu soruyu sormak bile kuşkusuz “hayatta benim için daha uygun bir meslek olamazdı” cümlesinden bu yana bir hayli yol kat ettiğimi gösteriyor. Evet, artık başka şekilde de mutlu olunabileceğini düşünüyorum.
Mesleğimi sevmediğim doğru değil… Ve bu artık benim geri dönülmez bir şekilde yaşam biçimim.
Sadece şunu paylaşmak istedim galiba; “kendini gerçekleştiren kehanet”i duydunuz mu hiç? (Duymadıysanız Google’da aratıp okuyun şimdi onu anlatacak değilim.)
Bu konu son zamanlarda çok kafamı kurcalar oldu. Son zamanlar dediğim son birkaç yıl.
Bazen öyle geliyor ki bana, insan hayatta en iyi neyi biliyorsa kaderi onun etrafında şekilleniyor.
Gestalt ekolündekiler, ki severim kendilerini, buna benzer bir durum için “senaryolar” tabirini kullanıyorlar. Yani kafamızda bebeklik ve çocukluktan itibaren oluşan senaryolar var ve hayatımızı eninde sonunda bu senaryolara uyduruyoruz. Ne yaşıyorsak, tüm o şikayet ettiğimiz, illallah dediğimiz durumlara aslına kendi kendimizi sokuyoruz. Bunu tabi kasten yapmıyoruz. (Ben daha önce benzer bir yazı yazmış mıydım yoksa tam şu anda dejavu mu oldu bana?)
Her neyse kuramsal açıklamalara girişecek halim yok şimdi.
Etrafıma bir bakıyorum, sürekli sorun yaşayan insanlar. Önceleri dedim ki “Mine delirme!” Çünkü zaten insan olmak sorun demektir bir yerde. Yani sen mıknatıs gibi çekmiyorsun bunları, zaten herkes böyle. Ama öyle olmadığını fark ettim. Sürekli psikopatoloji ile muhattab olmak bir süre sonra “anormal” olarak nitelendirilip de o hiç haz etmediğim psikiyatrik sınıflandırma sistemine giren davranışların bir psikolog için “normal” hale gelmesine yol açıyor. Buna ne kadar dikkat etseniz ve kendinizi sürekli aksi yönde telkin de etseniz bu bir gerçek. Hal böyle olunca da sıradan bir insanın tahammül etmeyeceği pek çok saçma sapan davranış, alışkanlık vs sizin “anormal” eşiğinize ulaşmıyor. Sonuç: Etrafım psikiyatrik vakalardan geçilmiyor!
Tedirginim.
Bu şekilde hayatımı sonlandırmak istediğimden emin değilim.
Buralara yazmamın ve sizlerle yani hastam olmayan yetişkin insanlarla diyalog içinde olmak istememin sebebi de biraz bu belki.
Bu saatten sonra arkeolog, cerrah ya da terzi olamam. Olmak da istemem çünkü mesleğime çok emek verdim. Ama bana bir yol haritası lazım.
Yavaş yavaş çiziyorum sanki…

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Çocukları cinsel istismardan korumak


 Pepecan’la ilgili yazdıklarımdan sonra haklı olarak pek çok geribildirimde bulundunuz.
Hemen herkes işin çirkinliği, ceza ve denetim sisteminin yetersizliği gibi konularda hemfikir.
Tecavüzcülere “hadım” cezası tartışmalarında bizim meslek e-posta gruplarındaki herkes çıldırmıştı. Benim gibi “hadım”ın gayet isabetli bir ceza olabileceğini düşünenler çoğu zaman olduğu gibi sessiz kaldı ve sahne “insan hakları” bıdı bıdılarına kaldı.
Aslında o mesajları saklayıp ifşa etmek vardı ama uğraşmadım hiç. Haklıyken haksız konuma düşüp de enerjimi kodamanlarla uğraşarak harcayamam.
Pedofili, yani çocukları cinsel tatmin objesi olarak görme alışkanlığı, dürtüsel bir bozukluktur. Literatürde tam anlamıyla iyileşen ve sahalara dönen varsa da ben henüz okumadım. En iyi rehabilite koşulunda bile bu insanlar ömürleri boyunca tıpkı bir alkolik, obez vs gibi sürekli dürtüleriyle (nefis de denebilir belki?) mücadele etmek zorundalar.
Ayrıca da kimse kusura bakmasın, ırzına geçilmiş bir çocuğun paramparça olan dünyasına hem de defalarca şahit olduktan sonra o tecavüzcünün yok efendim evlilik hayatı varmış yok efendim insan haklarıymış zerre kadar umrumda olmuyor benim. Zaten bu lakırdıları edenler dikkat ediyorum, erişkinlerle çalışan uzmanlar. İster istemez tecavüzü yapanla empati yapıyorlar. Yapsınlar, mümkün ise tedavi de etsinler, buna ne itirazımız olabilir?
Gelelim Hülya Hanım’ın haklı olarak defalarca “peki çocuklarımızı nasıl koruyalım?” içerikli serzenişli yorumlarının cevabına…
Önce şunu içtenlikle söylüyorum; Allah hiç kimseye bunu yaşatmasın…
Kız ya da erkek, çocuklarımıza eğitim vermekle yükümlüyüz arkadaşlar. Ve bazı sebeplerden dolayı bizim toplumumuzda cinsel eğitim ne yazık ki diğer konular kadar ebeveynlerin önemsediği bir başlık değil. Kendi yetiştiriliş tarzımızdan dolayı zaten cinsel konular hakkında sağlıklı olarak konuşamayan bireyler olarak “eyvah ben şimdi nasıl anlatacağım ne diyeceğim” paniğine kapılan çok anne baba tanıdım.
Eğer merak eden olursa buna daha teferruatlı olarak ilerleyen yazılarda mutlaka değinirim.
Şimdi gelelim çocuklarımıza kendilerini korumayı nasıl öğreteceğimize.
Öncelikle şunu bilmenizde fayda var; zeka geriliği veya sınır zeka düzeyinde olup da yaşıtlarıyla kaynaşabilen çocuklar öncelikle risk altında. Bu yavrular nereden tehlike geleceğini anlayamıyor ve olan biteni muhakeme edemiyorlar. Hal böyle olunca hem yetişkinlerin hem de davranış bozukluğu gösteren büyük çocukların hedef tahtasında olabiliyorlar. Bu koşullardaki çocukların mutlak surette sürekli anne-baba gözetiminde olması, okulda öğretmenleri tarafından göz ucuyla da olsa her daim izlenmesi ve bıkıp usanmadan kendini nasıl koruyacağının anlatılması gerekiyor. Bir sefer anlatmak yetmez, sürekli yinelenmeli.
Bir diğer grup zeka sorunu olmayan ancak Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Özgül Öğrenme Güçlüğü gibi çocuğun sosyal çevresine uyumunu ve sebep-sonuç ilişkisi kurmasını zorlaştıran zihin yapısındakiler.
Örneğin Pepecan’ın öyküsünde benzer bir tablo çıktı karşıma. Normalin alt sınırında (yani aslında normal) zekadaki çocuk büyük ihtimalle Dikkat Eksikliğinden muzdarip. Yeni tanıdığı çocuklarla uzaklara gidiyor, asla ikramını kabul etmemesi gereken bir yabancının davetine hayır diyemiyor, arkadaşlarının o içerideyken gittiklerini çok sonra fark ediyor ve uysal yapısı nedeniyle de 62 yaşındaki bir adamın sapık ve hastalıklı isteklerine hayır diyemiyor.
Peki ne yapalım?
1. Çocuklara bedenlerinin çok özel olduğunu, tuvalet ve banyolarında bile yardım gerektiğinde annelerinden başkasının kesinlikle dokunmaması gerektiğini öğretin.
2. Soru sormaya başladıklarında çocuklar için olan resimli kitaplardan faydalanarak kendi cinsiyetini ve karşı cinsiyetini anlayabileceği dille anlatın. Her soruda paniğe kapılmayın.
3. Çocukların cinsel organlarla ilgili merakları ve mastürbasyon tarzı kendini rahatlatma davranışlarının yetişkinlerin cinsellikten anladıklarının aynı olmadığını aklınızdan çıkarmayın. Çocuklar cinsel tatmin için değil, kendisini uyarmak, can sıkıntısıyla baş etmek ve kendini yatıştırmak için mastürbasyonu keşfeder ve yapmayı sürdürürler. Uygun bir dille doğru olmadığını söyleyin, sakin olun ve ille yapacaksa ortalıkta yapmaması gerektiğini, odasına gitmesini söyleyin (doğru okudunuz!)
Bu neden mi önemli? Çünkü yaşları birbirine yakın olan çocukların merak motivasyonlu bakmaları, ellemeleri vb davranışları tekmili birden “taciz” olarak nitelendirilmemelidir de ondan.
4. Çocuklarınızı itiraz etmeyen, çok uslu ve kim olursa olsun büyüklerinin sözünü dinleyen bir kalıba oturtmaya çalışmayın. Unutmayın ki çocuğa kötülük etmek isteyen bir yetişkin tatlı dille, kandırmak için hareket edecek ve ensesine vur lokmasını yut çocukları tercih edecektir. Hakkını arayan bir çocuk bunu ancak evde öğrenebilir. Ona bir birey gibi davranın, kıyafet seçimi, yemek, oyuncak tercihi gibi onun karar vermesinde sakınca olmayan konularda fikrini sorun, kararlarına saygı duyun, ÇOCUĞUNUZUN HER İSTEDİĞİNİ ASLA YAPMAYIN ve etkili ve adil bir şekilde ödül-ceza kullanın.
5. Yabancılarla konuşmamayı, yabancıların verdiklerini yiyip içmemeyi tembihlediğiniz kadar, yabancı olmayanlar için de eğer ona dokunan, bedenine bakmak isteyen olursa gelip size anlatmasını isteyin. Baskıcı ve fazla otoriter ebeveynleri olan çocuklar her sıkıntılarını gelip anlatamaz ve ya saklama ya da yalan söyleme eğilimi sergileyebilirler.

Son olarak da lütfen unutmayın sürekli “ya başıma gelirse” korkusuyla yaşanmaz. Ve sakınan göze çöp batar. Eğitiminizi verin, tedbirlerinizi alın ve kabus gibi çocukların üzerine çökmeyin. Disiplinli olmak iyidir. Arkadaş anne-baba olmak saçmalıktan başka bir şey değil. Anne ve baba olun; dışarıda bir sürü arkadaşları olacak zaten. Anne ve babayı edebiyatta “yıkılmaz birer dağ” gibi betimleyenler muhakkak ki arkadaşça anne-baba tarafından büyütülmemiştir. Yakın olun, sevgi dolu olun, ki bu sayede her sıkıntısını gelip anlatabilsin ama her zaman kurallı olun.
Haydi selametle…

31 Temmuz 2012 Salı

Ve kader ağlarını örüyordu


Tam olarak şöyle oldu; önce “üç harfli” aradı.
“Mineciğim,”
(Söyle canıığğğm) Demedim öyle tabi…
“… Burası önce gözüme iyi görünmüştü ama içime bir türlü sinmedi. Senin orada bir yer bakmıştık ya, orayı bir arasak da bugün tekrar bir görüşsek diyorum işin yoksa?”
(Kafamda kımıl kımıl sorular, neden birlikte bakıyoruz? Acaba ben yanında olayım diye mi istiyor yoksa emzikten kesilmiş bebe kıvamında kendine bir anne figürü bulup yapışası mı var?)
“Akşam olabilir aslında.”
“İşin varsa ben de giderim aslında…”
(Anladı adam işte kaz kafalılık etme !)
“Yok canım, aşk olsun, işim olsa bile iptal ederim senin için, arkadaşım benden bir şey istemiş kırk yılın başı…” (Psikolog olmak zor zenaat)
“Eksik olma canım ya…”
(O son canım’daki vurgunun babacanlığını sevmedim ama neyse…)

Sonra geldi…
Gittik o kiralık ev-ofis olarak tutmak istediği daireye. Pazarlık yaptık. Tuttuk.
Şaka gibi değil mi?
Laf arasında şeytan dürttü sordum, “Nefertiti öbür tarafı çok mu beğenmişti, anlata anlata bitiremedi” diye.
“Ya güzeldi aslında ama muhit içime sinmedi, çok iş yeri var gibiydi çevrede, ben böyle biraz merkezi olsun, mahalle havası olsun istiyorum.”
(Mahalle derken?)
“Yani mahalle derken Perihan Abla’nınki gibi değil elbette; ama daha çok mesken olsun etrafım istiyorum. Eski alışkanlıklar Mine, kolay bırakılmıyor, büyüdüğüm semti, evimizi her gittiğim yere götürmek gibi bir arzum var galiba?”
“Güzel bir aile öykün var demek ki?”
Tam ben ayaklarım yerden on santim havada yürürken kim arasa beğenirsiniz?
… Bey !!! Necibe’nin ruh hastası ruh doktoru.
Tüm Kenan Pars’lığıyla, “Nasılsınız Mine?”
Sırası mı arkadaş? Sırası mı şimdi? “Sağ olun siz nasılsınız?”
Sanki ben gerçekten nasıl olduğunu merak ediyormuşum gibi ukalaca tamam uzatma der gibi acele bir “sağol sağol”un ardından “Arkadaşını sağ salim taburcu ettik bugün.”
“Biliyorum ben aldım sabah gelip.”
“Gözün aydın.”
“Teşekkür ederim. Elinize sağlık.” (Ne denir ki başka)
“Mine artık aramızda doktor-hasta mahremiyetini akla getirecek bir ihtimal kalmadığına göre seni rahatlıkla yemeğe çıkarabilirim. Nereye gitmek istersin?”
(Çüşşş!)
“Hiç gerek yok … Bey, yardımlarınız zaten ziyadesiyle yetti, zahmet etmeyin, gerçekten…”
“Ahahahahahahahahahahahahahaha ne zahmeti yauuuuu?”
(Allah’ım sen sabır ver)
Bir taraftan da Can bekliyor yanımda gözünü dikmiş…
Sonra ararım diyip zorla kapattım telefonu; çattık!

Her neyse, benim sevgili “üç harfli”m iki yan apartmana taşınıyor. Hem de yarın!!!!
Evet biliyorum hayatımda pek çok yeni duruma sebep olacak bu ve Ramazan bittikten sonra muhtemeldir ki çoğu geceler kendimi şişelerin dibine vuracağım ama olsun, şimdiden içim kıpraştı !
Bu herif çok çapkındı çok… 

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Ve Necibe çıkar


Bu sabah Necibe’yi hastaneden çıkardık, eve getirdik. Fena görünmüyor sanki ama yine de tetikteyiz apartmanca. Herkes tembihli. Belli aralıklarla kontrol ediliyor, kahveye, sohbete ve “senin balkon da eser şimdi ne güzel”e gidiliyor. Yemeklerden Müjde sorumlu. Tam bir Perihan Abla seti halindeyiz, Allah sonumuzu hayretsin.
Önceki atak ve hastaneye yatışlarından dolayı hepimiz artık deneyimli birer “bipolar bekçisi” kesilmiş haldeyiz. O da ne diyecek olursanız, Manik-depresif (yani bipolar) hastaların manik dönemde neler yapabileceklerine dair fikri olan ve daha önce olanların bir daha olmasına izin vermeme konusunda hemfikir bir tür gizli dayanışma cemiyeti gibi de düşünebilirsiniz.
Size bahsetmiş miydim Necibe ortadan kaybolmadan hemen önce, yani yaklaşık bir yıl önce bir sabah kapım çalındı ve kapıda iri kıyım, saçlı sakallı bir adam belirdi. Tedirgin oldum haliyle. Çünkü o saatlerde kendimi o semtte emniyette hissetmemde büyük pay sahibi olan girişteki lokantanın sahibi Diyarbakırlı komşum henüz gelmemiş olur ve birinci kattaki sürücü kursunun çalışanları da af edersiniz yaralı parmağa işemezler.
“Ben Minanım’ı arıyorum” dedi iri kıyım, saçlı sakallı adam.
“Buyrun?” dedim.
“Kendisi yok mu?” dedi.
“Mine benim neden arıyorsunuz?” dedim.
“Ben siz Mine’yi değil diğerini arıyorum bana bu adresi verdi,” dedi.
Minik ampuller yandı o sırada kafamda, yanmadı desem yalan. Ama tam emin olamadım; “Hangi Mine’yi arıyorsunuz?”
“Doktor muymuş neymiş, öyle söyledi, bu adresi verdi, gel sabah beni gör dedi, sizden daha uzunca, gırmızı saçlı..” dediği an tam olarak uyandım.
“Bakın galiba bir yanlış anlama var, burası benim evim, Mine benim ve de doktor değil ama psikoloğum. Sizi yanıltmışlar.”
“Nasıl olur!!!” diye hiddetlenmesin mi?
“Sakin olmazsanız polis çağıracağım, kendinize gelin!” dedim.
Bu sefer de çam yarması gibi adam ağlamaya başlamasın mı kapımda? Ben zaten uyku sersemi, olanlara bir anlam veremiyorum, bir de kapıma dayanmış ağlayan bir Şahin K!
“Benim o Mine’yi bulmam lazım” diyerek ağlıyor.
“Siz kimsiniz beyefendi, ne oluyor?” dedim.
Hemen gömleğinin cebinden ehliyetini, kimliğini ve meslek kartı gibi bir şey çıkardı panikle. Adını soy adını söyledi. Kamyoncular federasyonuna bağlıyım, kamyon şoförüyüm, yola çıkacağım, yüküm var … bir şeyler saymaya başladı.
Doğru mu anlıyorum acaba diye bir süre durup baktığımı hatırlıyorum. O kadar sinirlenmiştim ki Necibe’nin hem benim adımı hem de adresimi bir de kağıda yazıp da hiç tanımadığım bir kamyoncunun eline tutuşturmasına;
“Sizin aradığınız kadın’ın adı Necibe, alt komşum olur, böyle münasebetsizlikler hep yapar, bekleyin inip birlikte çalalım kapısını,” dedim, ceketimi omzuma atıp anahtarı kapıdan çektiğim gibi bir hışımla aşağı indim ki o da ne? Kapı duvar!
Bir gece önce şehir dışı sayılacak bir yerde müzikhol, pavyon gibi saçma sapan bir yerde Necibe bu adama rastlıyor, olmadık yalanlarla doktor olduğuna, arabası bozulduğu için otostop yapmak zorunda kaldığına adamı inandırıyor, kendini bilmem nereye bıraktırıyor. Artık başka ne halt ediyor bilemiyorum, sonra da ben evi taşıyacağım, hafta sonu gel sen taşı diyor, adamı kandırıp üzerindeki paraları alıyor (yanlış hatırlamıyorsam 800 TL civarı bir para) ve ardından sırra kadem basıyor.
Dolayısıyla Necibe geri döndüğünde neden o kadar sinirli olduğumu bilmem artık anlatmaya gerek var mı? Adam baktım her sabah kapıya dayanacak, parasını ödedim, polise şikayet etmemesi için rica minnet ikna ettim.
Şimdi yazarken sanki başka bir hayatta olmuş gibi uzak geliyor o günler. Ama öfkem resmen burnumdan çıkıyordu. Vay be… 
O yüzden tedbirliyiz…

29 Temmuz 2012 Pazar

Çocuk tecavüzleri


Pek çok insanın benzer ya da farklı konularda kırmızı çizgileri olabilir hayatta. Benim az sayıdadır; ama çocuklara yönelik cinsel ve fiziksel saldırılar bunlardan bir tanesidir. Nazarımda bahanesi, telafisi, affedilmesi mümkün olmayan bir suçtur. Aksini düşünen varsa hayatında sadece bir tane bu sebeple mağdur olmuş bir çocukla tek bir görüşme, ailesi ile on dakika oturup sohbet etmesini öneririm.
Bu arada konusu açılmışken bu konudaki çok çarpıcı ve dünyada çok satanlar listesinde de epey kalan bir kitap olan Uçurtma Avcısı’nı öneririm. Çok başarılıdır…
Cinsel mağduriyeti olan, çocuk ya da erişkin fark etmez, kişilerle çalışmak çok incelik ister.
Adli psikoloji boyutunda olmak ayrı zordur, sonrasındaki sağaltım pozisyonunda bulunmak ayrı zordur.
Hiçbirinizin asla karşılaşmamanızı dilerim…
Ama bazı konularda bilgi sahibi olmakta fayda olabilir…
Her detayı burada yazmak elbette işlevsel olmaz.
Böyle bir durumda en önemli olan nokta zaten kendisini yeterince suçlayan mağduru bir de sizin suçlamamanızdır. Yani “orada ne işin vardı, neden gittin, nasıl anlayamadın, kuyruk mu salladın” türünden sorular büyük hata olur. Hiç kimse isteyerek kendisine böyle bir işkence yapılmasına izin vermez. Pepecan’ın annesinde olduğu gibi çocuğa duyulan büyük öfke ve “senin orada ne işin vardı nasıl anlamazsın” soruları aslında doğrudan kadıncağızın çocuğunu koruyamadığı için kendisine duyduğu öfkeydi ama bazı sebeplerden dolayı oğluna yansıtılmıştı.
Büyük olasılıkla zaman içinde bu suçlamaların kendi kendisine yönelmesi yani adresini bulması ve ardından belirecek bir depresyon o kadın için pusuda beklemekte şu an.
Öğrenir öğrenmez mutlak surette, ne olursa olsun polise gitmek zorundasınız. Bu cümle sizi şaşırtmasın çünkü ensest vakalarının önemli bir kısmında ayıbın aile içinde kalması gerektiğinden hareketle adli merciler bilgilendirilmeyebiliyor.
Hele hele baba tarafından yapılan bir taciz durumunda, bunu söylediğim için üzgünüm ama, anneler şimdi burada dinamiklerini anlatması pek kolay olmayan bir şekilde suç ortağı haline gelebiliyor. Tabi bunu asla polise veya hakime karşı kabul etmiyorlar ama konuya detaylı olarak vakıf olursanız sessiz kalma, göz ardı etme, göz yumma gibi davranışlar sık karşılaşılan durumlardan olduğunu görebiliyorsunuz.
Mağdura sahip çıktınız, ona “bu senin suçun değil” dediniz, hemen polise veya doğrudan savcılığa başvurdunuz. Peki ya sonra?
Sonrasında pek çok sorgulama ve muayene aşamaları var. Bunları göze almalı ve her aşamasında sizden çok daha fazla acı çekmekte olan mağduru yalnız bırakmamalı, onu desteklemeli ve ona “her şey yoluna girecek” mesajı vermelisiniz. Sonra mahkeme süreci başlayacak tabi…
Çocuğun mahkemelere katılmaması ve zanlı ile karşılaşmaması daha uygundur.
Ancak iş bununla bitmez. Travmanın izlerini olabildiğince iyileştirmek için bir profesyonelden, hastaneden, uzmandan yardım almanızda fayda vardır. Neden izleri silmek değil de iyileştirmek tabirini kullandığımı düşünecek olursanız profesyonel yardımın gerekliliğini biraz daha net görebilirsiniz.  En iyi ihtimalde dahi o izleri silmek mümkün olmayacaktır zira.
Böyle bir yaşantının çocuğun cinsel kimliğini, kişilik gelişimini, özgüvenini, hayata ve insanlara bakış açısını, kuracağı ikili ilişkilerde bürüneceği rolü bütün bunları olabildiğince yoluna koymak gerekir. Çünkü tüm bu saydıklarım ve şimdi burada değinmediğim pek çok daha başkası da risk altındadır.
İtiraf etmek gerekirse kendi mesleğimin en çok bu tür durumlarda bir işe yaradığını düşünerek kendimi teskin ettiğim çok olmuştur.
Çünkü özel sektörde olup da parası olanın gelebildiği bir muayenehanede ister istemez evlilik sorunları, aşk acısı vb pek çok aslında bir psikoloğun çok da lazım olmadığı konuda çalışmak zorundayım. Açıkçası zaman zaman uğraştığım iş saçmalaşıp anlamsızlaşabiliyor. Ağrı kesici muamelesi görmek bazen can sıkıcı olabiliyor.
Çünkü insan acı çeker!
Çünkü insan acı çekerek acılara dayanmayı öğrenir.
“Minaanım canım çok yanıyo, onu unutamıyorum, bilmem kime sırılsıklam aşığım bana karşılık vermiyoo!”
İyi de ben ne yapayım?
Merak etmeyin onlara da aynı şeyi söylüyorum.


27 Temmuz 2012 Cuma

Pepecan


Bazen denk geliyorum, bakıyorum diğer insanlar nasıl bloglar yazıyorlar diye… Yani benim bizzat izleyicisi olduklarım değil de mesela blog portalı gibi faaliyet gösteren yerlere.
Müthiş bir entelektüel kitle. Kimi bilişim incelikleri anlatıyor kimi bilgisayarlar, telefonlar vs gibi teknik donanım hakkında bilgiler veriyor, tıptaki gelişmeler, sağlık blogları, hukuk blogları…
Ezik hissettim kendimi.
Ve hemen şu kanıya kapıldım: Acaba benim canımdan aziz izleyicilerim de benden bir öğreten kadın olmamı, efendime söyleyeyim onları psikolojinin derinlikleri, incelikleri hakkında bilgilendirmemi, ontolojik sorgulamalara gark edip felsefi çıkarsamalar denizinde her gün yeni bir idiopatik kinetik farkındalıkla doğan güne uyandırmamı arzu ederler mi?
(Bu son kısmı özellikle itici sözcüklerle bezedim ki her duyduğunuzu istemeyesiniz. Mesela “idiopatik kinetik farkındalık” ne demek ben de bilmiyorum, uydurdum.)
“Minanım ama biz sizi böyle seviyoruuuz” dediğinizi duyar gibiyim. Hepiniz benim bebeklerimsiniz. Yine de bir düşünün, yorum kısmında bireysel değil ama genel konularla ilgili sorularınız olursa yazın da arada didaktik de takılalım gençler…
Mesela örneğin misal vermek gerekirse (!) az sonra anlatacağım yürek deşen Cek hikayesinden sonra teorik bir açılıma girişeceğim, bakalım beğenecek misiniz?

“Pepecan seninle resim yapalım mı? Ya da istersen oyun oynayabiliriz?”
“Ne oyunu mesela?”
“Mesela Macera Adası var. Ya da bakalım ne varmış…”
“Neyse resim yapalım o zaman.”
“Tamam. Al bakalım sana bembeyaz bir kağıt, burada devamı var istersen, bunlar da boyalarımız…”
“Ne yapayım?”
“Ne yapmak istersin?”
“Bilmem.”
“O zaman bana bir insan resmi çiz önce; tastamam bir insan yap.”
“Ama belki de çok güzel olmayabilir?”
“Çok güzel olması gerekmiyor, tam olsun yeter, önemli olan senin yapmış olman benim için.”
Eline boyayı aldı. Bir yuvarlak çizdi önce. Sanırım bu çizeceği insanın başıydı ama durdu hemen ardından.
“Ben resim de yapmak istemiyorum.”
“Tamam resim yapmamız şart değil.”
“Ben burada böyle hiçbir şey yapmadan otursam olmaz mı?”
Bu yıl ilkokula başlayacak olan 6 yaşındaki erkek çocuk: Depresif bir görünümdeydi. Tabi o koltukta öylece oturmasına itiraz etmedimse de izin de vermedim. Konuşmaya başladı sonra. Havadan sudan, çizgi filmlerden, tuttuğu takımdan… Derken konuyu kendisi açtı:
“Benim de bisikletim var aslında. Ama bizim evimizde. Eskiden babam da bizim evimizdeydi. Sonra kendi evine gitti. Orada da odam var. Oyuncaklarım var ama bisikletim yok. Tv’de benim çizgi film kanalım da yok. Babam iş bilgisayarında oyun oynamama izin vermiyor. Çocuklarla oynamaya gittim. Maç yaptık biraz. Sonra oraya gittik. Yolda yarış yaptık. Susadık, orada çeşme gibi bir yer vardı. Hatta bize top da verdi. Alın oynayın diye… Sonra acıktıysanız gelin içeride gofret kraker var dedi. Çocuklardan bazısı gitmedi. Ben gittim. İkisi “Ne olacak oğlum ne kadar iyi adam”, dediler. Sonra hepsi çıktı ben kaldım. Orada yaşıyormuş. Bana resimler gösterdi. Kendi çocukları, torunları varmış, aynı sana benziyorlar dedi. Öbür çocuklar nereye gittiler bilmiyorum. Ben içerde yalnız kaldım. Küçüktü zaten kulübesi.”
Sonra sustu. Olayın ardından aile hemen karakola, adli tıbba koştuğu için kim bilir kaç kez çocuğa aynı şeyleri anlattırdıklarını bilmiyordum ama yeterince anlattığına ve daha fazlasına gerek olmadığına emindim. Fakat ne yazık ki, yapılan görüşmeler suçun niteliğine ilişkin olduğu için çocuğun yaşadıklarının izlerini nasıl yorumlandırdığı ve olayın üzerinden şu anda üç hafta geçmişken ne durumda olduğu haliyle değerlendirilmemişti.
Olayı şöyle özetleyeyim.
62 yaşındaki, daha önceden de taciz ve tecavüzle ilgili hakkında şikayetler olan inşaat bekçisi adam kimsenin olmadığı Pazar gününde çocuklardan en küçük ve en sessiz olanı fotoğraflarla, gofretle ve para vererek oyalamış, yanında kalmasını sağlamıştı. Daha sonra 6 yaşındaki erkek çocuğu kucağına oturtmuş ve “Seninle fış fış kayıkçı oynayalım” diyerek çocuğa sürtünmüştü. Ardından belden aşağısını soyunarak, cinsel organını çıkarmış ve oral yolla çocuğun beden bütünlüğüne tecavüz etmişti. Çocuk başına tam olarak ne geldiğini anlamamış, olaydan sonra kusmuş ve ağlayarak dışarıya fırlamıştı. O sırada yolunu kaybetmiş ve babası polislerle birlikte kendisini bulana kadar epey koşup, korkmuştu. Bulunduğu sırada durum kavranılamamış ancak eve gidip de annesi onu aldıktan sonra inşaat bekçisinin kendisine yaptıklarını ima edebilmişti.
Sonrasında neler olduğunu, cinsel tacize uğrayan bir çocuğa nasıl yaklaşmak gerektiğini bir sonraki yazıda anlatayım çünkü mevzu hayli uzun farkındaysanız.
-devam edecek-


26 Temmuz 2012 Perşembe

Beddua ve küfür serbest !


Alalh’ın sopası yok, böyle aşktı meşkti, kelebekti derken şşrraaakkkk (!!!) diye iniverir insanın suratının ortasına şamar.
Öğlen bir telefon geldi. Numaramı doktor bir arkadaşımdan alan bir hanım, ağlamaklı bir ses tonuyla “muhakkak bugün sizinle görüşmemiz gerekiyor, ne olur yardım edin” diye ısrar edince önce neye uğradığımı şaşırdım ama birkaç ufak soruyla ve kadıncağızın telefonda tam olarak konuşamamasından durumu kavramam gecikmedi. “Tamam” dedim “buyrun gelin.”
Normalde hiç taviz yoktur “sizi muhakkak bugün görmem lazım”lara. Cerrah mıyım yoksa kbb’ci mi ne olacak hemen bugün görünce diye de arkalarından atar yaparım. Acil durumlar için telefon denen bir şey vardır.
Ama böylesi farklı.
Bir kadın bir adam ve bir erkek çocuk geldi. Çocuğu Müdananım’ın denetimli serbestliğine bırakarak önce anne ve baba girdi odaya.
İkisinin de beti benzi atmış, omuzlar çökmüş, annenin gözleri belli ki ağlamaktan kızarmış ve şiş, yorgun gibiler, uykusuz gibiler ve sanki hemen bir gece önce kıyamete tanık olmuş gibiler.
Anlattıkça öğrendim ki aslında bir yıl önce boşanmışlar ancak evlerini ayıralı henüz üç-dört ay olmuş. Salonda bekleyen tek çocukları “Pepecan” anne ve babasının ayrılığına yavaş yavaş alışsın, aniden hayatı bıçak gibi bölünmesin diye işi ağırdan almışlar. Ev içinde anne ve babanın odaları ayrılmış ve ne zaman ki karşılıklı oturup da çocuklarına durumu açıklamaya karar vermişler, Pepecan; “biliyorum siz boşandınız ya da boşanacaksınız anladım ben zaten” diyerek duruma noktayı koymuş.
Ve baba kendisine bir ev tutmuş. Etrafında halen site inşaatları devam eden, şehir merkezine biraz uzakta 18 katlı bir apartmanın 11. katında. Pepecan görünürde bu ayrılıktan çok etkilenmemiş. Cuma akşamı olunca annesi sırt çantasını yapıp hazırlıyor, babası gelip onu alıyor, Pazar akşamüzeri de anne gidip babanın evinden alıyormuş. Zaten çok uysal, sakin ve çekingen bir çocukmuş…
Bir Pazar günü Pepecan babasının oturduğu sitedeki çocukları görerek aşağıya inmek istemiş. Babası da sıkı sıkı tembihleyerek “in” demiş. Ve Pepecan inmiş…
“Buna inanamıyorum Minanım, yani böyle bir şeyin olmasını aklım almıyor. Nasıl kendimi öldürmediğimi, nasıl dayandığımı bilmiyorum, o gün neden gözümü ondan ayırdığımı, hatta nasıl inmesine izin verdiğimi, nasıl on dakikalığına duşa girdiğimi hala bilmiyorum. Yani bu olanlara bir anlam veremiyorum.”
Her ikisi de ağlıyorlardı. Baba gerçekten de yer yarılsa da içine girsem gibi bir halde; anne de belli etmemeye çalışarak ama yine de içinden kabarıp taşan öfkesinin gözlerinden alevler çıkarak etrafa saçılmasına mani olamadan.

Tüm çocukların bisikleti varmış. Pepecan da çocuklardan birinin arkasına oturarak onlara katılmış ve “keşfe gidiyoruz” diyerek hepsi siteden çıkmış. Asfaltta binmek çok basit olduğu için kumlu çakıllı alanda “pati çekelim” demişler ve biraz ilerideki inşaata gitmişler. O gün pazarmış ve etrafta inşaatın bekçisinden başka kimse yokmuş…
Arkadaşlar benim gerçekten yüreğim şişti, duygularım ağrıdı şu saate kadar. Sonrasını tahmin ettiğinizi sanıyorum ama bir ara bağlayacağım, şimdilik müsaade…