7 Ağustos 2012 Salı

Aynalı beşikte bebek beleyenler...


Hayatın doğaçlamasına hiçbirimizin hızı yetemez.
İnsan ömrü dakikalarla tepe taklak olmaya müsait. Buna ayak uydurmak zorundasınız. Sağ ve salim kalabilmek için enteresan dengeler var; teslim olmalısınız.
Biz cumartesi akşamı kalabalık ve çok neşeli bir iftar yaptık ayıptır söylemesi. Saat 11’e geliyordu sofradan kalktığımızda. Şarkılar, türküler, danslar… Uzun zamandır hiç bu kadar kendimi iyi hissetmemiştim. Güvende, sevdiklerinin ve sevenlerinin arasında…
Saatler ilerledikçe babamın Müjde’ye olan antipatisi yavaş yavaş dağılır gibi oldu. Hatta bir ara “Müjde bana bir bardak su getiriver oğlum” dediği dahi duyuldu.
Malum bizim cenabet mahalleye davulcu giremediği için yine kendi davulumuzu kendimiz çalarak herkes bir tarafta serilip uyudu. Müdananım ve Müjde Necibe’de kaldılar.
Başımı huzurla yastığa koydum. Ve sabah uyandığımda gördüğüm ilk manzara annemin kucağında diz üstü bilgisayar, gözleri kızarmış, ağladığı duyulmasın diye elindeki mendilin içine doğru hıçkıran hali oldu.
Önce babama bir şey oldu sandım. Kan yavaştan beynime yürüyünce ve idrak yollarım açıldıkça babama bir şey olmuş olsa annemin önce dizüstü bilgisayara sarılmayacağını akıl edebildim.
“Ne oldu?” diye sorabildim sonunda.
8” dedi.
“Ne 8?”
“8 kişi ölmüş. Teröristler öldürmüş yine…”
Ve o an anladım.

Dokuz-on yıl kadar önceydi. Büyüdüğüm ve annemle babamın hala oturdukları evin üst katında bir anne ve oğul otururlardı. Çok yakın görüştüğümüz komşularımız; Ayten Teyze ve oğlu Mıstık. Mıstık bizim evimizde büyüdü. Benden 8 yaş küçüktü. Kardeşim gibiydi. Babası o dört yaşındayken ölmüştü. Ona yetimliğini hissettirmemek için tüm apartman, en çok da babam seferber olmuştuk. Masmavi gözleri, kıvırcık ipek gibi saçları vardı Mıstık’ın. Okulda çok başarılı bir öğrenciydi. Uslu ve her zaman hep aklının bir yerinde yetimliği varmış gibi mahzun bakışlıydı. Hayatta en büyük aşkı Beşiktaş’tı. Babam onu maçlara götürür, toplar, formalar alırdı da Mıstık sevincinden havalara uçardı. Bu satırları yazmak öyle zor ki benim için şu anda arkadaşlar… (Kısa bir göz yaşarma molası)
Neyse… geldim…
Lisede bir kız arkadaşı oldu bizim Mıstık’ın; Ecenaz. Okuldan çıkıp el ele gelirler, kah bizde kah kendi evlerinde yemek yiyip ders çalışırlardı. Mıstık bazen herkesin onca ilgisinden ve onları görünce imalı imalı gülüşüp, Mıstık’a omuz atmasından bıkar “Ya Mine Abla yaaa ben kız arkadaşımla baş başa kalamayacak mıyım hiç yaaa” diye isyan ederdi bana. Para verip onları sinemaya ya da hamburgerciye gönderirdim bazen.
İlk girişinde kazandı üniversiteyi Mıstık. Mimarlık mühendislik fakültesine kaydını yaptırmaya yine cümbür cemaat gittik, göğsümüz kıvançla dolu. Babamın ben üniversiteyi kazandığımda öyle feryat figan etmediğini, annemin o kadar mutluluk gözyaşları dökmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Benim bile gözlerim dolmuştu geçici öğrenci kimlik kartını “bak bakalım bebek Mıstık abin artık nerede öğrenciymiş!” diye önüme attığında. “Ne abisi eşek sıpası!” diyip derhal evin salonunda güreşe yatırmıştım kendisini…
Offf… Ne zor bir yazı oldu bu…
Çok kibar, terbiyeli, ince düşünceli, sakin, yakışıklı ve olgun bir çocuktu her zaman. Onca alakaya, üzerine düşmeye tek bir gün şımardığını hatırlamıyorum. Ve onu tanıyıp da sevmeyen tek bir kişiyi de.
“Mine Abla ben Ecenaz’ı çok seviyorum” demişti bir gün balkonda otururken. “Evleneceğim onunla.”
“Mıstık sizin daha yaşınız çok genç ablacım ne evlenmesi” demiştim.
“Genç ama biliyorum ben… yani tarif etmesi zor ama o benim ilk kız arkadaşımdı, hayatımda ondan başka kimsenin olamayacağını hissediyorum…”
Ah yavrum benim… hislerinde haklıydı.
“Şimdi ciddi bir hareket etmek için belki erken ama hiç değilse bir yüzük taksam diyorum? Annemlere söylesek hemen ortalığı velveleye verir gidip kızı istemeye kalkarlar. Ama sen tak canım ne olacak dersen içim rahat eder…”
“Nasıl yüzük?”
“Bilmem, ince, zarif bir şey.”
Kıyamamıştım. Kalktık o gün kuyumcuya gittik incecik beyaz altından iki halka aldık Mıstık’la Ecenaz’a. “Benim size hediyem olsun” demiştim.
Mezun olur olmaz “ben askere gideceğim” dedi. Annesiyle annem ağlayıp sızlandı, oğlum yüksek lisans yap, yurt dışına git, az biraz ertele dediler. Mıstık katiyen kabul etmedi. Babası yerine koyduğu babamın duruşu vardı o halinde; “Gidip aslanlar gibi ödeyeceğim vatan borcumu, bu namustur” dedi. Sağdan soldan “aman torpil yapalım yakın yere aldıralım” tekliflerini sert bir şekilde reddetti; “Ben iyi aile çocuğuyum da oralara gidenler onun bunun çocuğu mu? Hayır efendim bu bir hakarettir, nerede ihtiyaç varsa oraya giderim!” diye diretti.
Kınayla, davulla, zurnayla uğurladık mahzun yüzlümüzü… Yiğit, şerefli bir Türk genciydi Mıstık.
Ve sonra Şırnak’tan geldi cenazesi yavrumuzun… Türk bayrağına sarılıydı tabutu… Babam tam bir yıl balkonumuzdaki bayrağı indirmedi. Annem bir daha asla çiğ börekle, elmalı pasta yapmadı.
Ve biz her şehit haberinde tüm kınalı kuzularla birlikte bir Fatiha da Mıstık’ımıza göndeririz… Babam uzaklara dalar gider… Annem tüm gün gözyaşı döker… Mıstık’ın anasını ise hiç söylemeyim…
Ecenaz hala arar bizi arada sırada… evlenmedi…

6 yorum:

öznur dedi ki...

bu haberler karşısında çaresizce sadece göz yaşı dökülebiliyor işte mıstık gibi gelecekte bellki ülkemiz için çok faydalı olacak gençler teröt laneniyle erkenden bu dünyadan göçüp gidiyolar:((

Kürşat Zaman dedi ki...

Her gün bir Mıstık ''Yan gelip yatıyor'' dağlarda...

Kürşat Zaman dedi ki...

Her gün bir mıstık ''yan gelip yatıyor'' dağ başlarında...

Heidi dedi ki...

ağlattınız beni..
çok kötüym şuan..

ayrıca sekiz de değil.. gerçek rakam nedir bilmiyoruz..bize söylenen bu..kim bilir yaralı sandığımız kaç şehidimiz var...

caseyas dedi ki...

Yazınız http://merserizeorgumodelleri125.blogspot.com/2012/08/aynal-besikte-bebek-beleyenler.html
tarafından aynen kopyalanmış.Bendimki de maalesef bu nedenle herkesi haberdar etmeye çalışıyorum.

delimine dedi ki...

teşekkür ederim bilgilendirme için "caseyas", bir not düştüm adresini verdiğiniz sayfaya... galiba bunlara alışmak gerekiyor internet ortamında yazıp çizince...